MUTLU GÖRÜNDÜĞÜMÜZ KADAR MIYIZ?
Sosyal medyaya şöyle bir göz atıyorum…
Herkes gülüyor, herkes geziyor, herkes hayatın tadını sonuna kadar çıkarıyor gibi. Bir fotoğrafta kahkaha, diğerinde mutluluk, bir sonrakinde eğlenceli anlar. Sanki memleketçe hepimizin hayatı toz pembe.
Ama işin perde arkası hiç öyle değil.
Kendi arkadaşlarıma bakıyorum mesela…
Instagram’da ne kadar keyifli, ne kadar hareketli, ne kadar neşeli görünüyorlar. Yüzlerde kocaman bir gülümseme…
Ama dışarıda bir kahve içmeye oturduğumuzda yüzlerindeki maske yavaşça düşüyor. Herkesin gözünde aynı yorgunluk, aynı tükenmişlik. İşte çalışırken daha üç kelime konuşmadan yorulduğu belli insanlar…
Bir arkadaşım geçen gün şöyle dedi:
“Vallahi story’deki ben de olsam ben de inanırım mutlu olduğuma… Ama gerçek hayatta içimde zerre enerji yok.”
Belki de hepimizin hali bu…
Kamera açıldığında parlıyoruz, kamera kapandığında soluyoruz.
Sosyal medyanın en büyük tuzağı da burada zaten. Herkes iyi görünmek için uğraşıyor ve biz de o görüntülerin gerçek olduğuna inanıyoruz. Sonra kendi yorgunluğumuzu başkalarının sahte mutluluğuyla kıyaslayıp daha çok yoruluyoruz.
Birinin tatiline bakıp iç çekiyoruz, birinin arabasına bakıp üzülüyoruz, birinin ilişki paylaşımına bakıp “Ben nerede hata yaptım?” diye düşünüyoruz.
Oysa kimse bize şunu göstermiyor…
O fotoğrafların çekilmediği sakin odalarda yaşanan yalnızlığı…
İşyerinde biriken stresi…
Evde bir başına oturup “Ben niye böyle hissediyorum?” diyen insanları…
Mutlu görünmek kolay.
Asıl zor olan, içten içe yorgun olduğunu kabul etmek.
Ama şunu bilmek lazım: Hayat sosyal medya dışında daha güzel aslında.
Biraz yorgunluk, biraz kırgınlık, biraz suskunluk… Hepsi insan olmakla ilgili.
Çünkü gerçek güç, mutlu görünmekte değil, mutlu görünmeye mecbur hissetmemekte.