“İnsanların kalbine ulaşmanın yolu yalnızca güzel konuşmaktan değil, doğru üsluptan, samimiyetten ve karşılıklı saygıdan geçiyor.”

İnsan hayatı, doğumundan itibaren bir iletişim yolculuğudur. Aile içerisinde başlayan bu yolculuk; okulda, sokakta, iş yerinde, resmî kurumlarda ve sosyal çevremizde devam eder. Kimi zaman tek bir sözle gönül kazanır, kimi zaman düşünmeden söylediğimiz bir cümleyle yılların dostluğunu zedeleyebiliriz.

Diksiyon, etkili iletişim, beden dili ve kişisel prestij konularını ele aldığımız Eğitmen/ Tv Program Yapımcısı Ercan Serttaş ile yaptığımız röportajımızda; doğru konuşmanın öneminden iletişim hatalarına, aile ilişkilerinden iş hayatına, görgü ve nezaket kurallarından kişisel itibara kadar günlük yaşamın önemli meselelerini konuştuk.

Diksiyon nedir? Güzel ve etkili konuşmak neden önemlidir? Diksiyon yalnızca belirli meslekler için mi gereklidir, yoksa herkesin öğrenmesi gereken bir beceri midir?

Diksiyon, en sade tanımıyla seslerin ve kelimelerin doğru, açık, anlaşılır ve etkili biçimde söylenmesidir. Ancak diksiyon yalnızca kelimeleri doğru telaffuz etmekten ibaret değildir. Nefesimizi nasıl kullandığımız, ses tonumuz, vurgularımız, konuşma hızımız, duraklamalarımız ve duygularımızı ifade ediş biçimimiz de diksiyonun önemli unsurlarıdır.
Diksiyon bir bakıma düşüncelerimizin sese, sesimizin de anlamlı bir iletişime dönüşmesidir.

Günümüzde diksiyonun yalnızca öğretmenler, avukatlar, siyasetçiler, sunucular veya yöneticiler için gerekli olduğu düşünülüyor. Oysa konuşmak hepimizin günlük hayatının bir parçasıdır.
Bir anne çocuğuyla konuşurken, bir baba ailesiyle iletişim kurarken, bir esnaf müşterisini karşılarken, bir memur vatandaşa bilgi verirken, bir doktor hastasına açıklama yaparken diksiyon ve etkili iletişim becerilerinden yararlanır.

Şunu unutmamalıyız: Güzel konuşmak yalnızca sesimizi güzelleştirmek değil, insanlar üzerindeki etkimizi de güzelleştirmektir. Mesela bir doktorun hastasına “Bir şeyin yok, git!” demesiyle “Endişenizi anlıyorum, muayene bulgularınızda şu anda kaygı verici bir durum görünmüyor.” demesi arasında büyük fark vardır.

İki cümlede de hastaya olumlu bir bilgi veriliyor olabilir. Ancak birincisi ilgisizlik hissi uyandırırken ikincisi güven oluşturabilir. Aynı şekilde bir öğretmenin öğrencisine “Sen hiçbir şey anlamıyorsun!” demesiyle “Konuyu birlikte tekrar edelim, başarabileceğine inanıyorum.” demesi aynı etkiyi oluşturmaz.

Demek ki mesele yalnızca konuşabilmek değildir. Doğru zamanda, doğru kelimelerle, doğru ses tonuyla ve doğru üslupla konuşabilmektir. Diksiyonun temelinde bu bilinç vardır. Bu nedenle güzel konuşma eğitiminin ilk dersi yalnızca ses ve nefes değil, aynı zamanda insanı anlamak ve güzel bir üslup geliştirmek olmalıdır.
Ben bu anlayışı iki cümleyle ifade ediyorum:

“Öğrenilmesi gereken ilk dil tatlı dildir. İlk hâl ise güler yüzdür.”

Güzel ve doğru konuşmanın temel kuralları nelerdir? Günlük hayatımızda hangi telaffuz hatalarını yapıyoruz? Birkaç örnekle açıklayabilir misiniz?

Diksiyon kurallarına göre Türkçe yazıldığı gibi okunan okunduğu yazılan bir dil değilidr. Türkçemiz son derece zengin, ahenkli ve ifade gücü yüksek bir dildir. Ancak hepimiz günlük konuşmalarımızda farkında olmadan birtakım söyleyiş hataları yapabiliyoruz.

Diksiyonun temelinde doğru nefes kullanımı, doğru telaffuz, sesin etkili kullanılması, vurgu, tonlama, boğumlama, uygun konuşma hızı, akıcılık ve anlamlı duraklamalar vardır.
Öncelikle kelimeleri doğru söylemeyi öğrenmeliyiz. Konuşurken bazı harfleri yutmak, heceleri düşürmek, kelimelere gereksiz sesler eklemek veya harflerin yerini değiştirmek anlatımımızın açıklığını bozabilir.

Günlük hayatta sık karşılaştığımız birkaç örneğe bakalım:
• “Gaste” yerine gazete,
• “Ünverste” yerine üniversite,
• “Yanlız” yerine yalnız,
• “Herkeş” yerine herkes,
• “Şarz” yerine şarj,
• “Eksos” yerine egzoz,
• “Eşortman” yerine eşofman,
• “Aşçı” kelimesi yerine kullanılan “ahçı” biçiminden kaçınarak aşçı,
• “Yapyoz” yerine yapıyoruz,
• “Geliyon mu?” yerine standart söyleyişte geliyor musun?

Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir. Ancak özellikle öğretmenlikte, yöneticilikte, resmî konuşmalarda, sunuculukta ve topluluk önünde konuşmalarda kelimelerin anlaşılır söylenmesi önemlidir.

Türkçede yazılış ve söyleyiş arasında farklılıklar da bulunur. Mesela “ğ” harfi birçok kelimede sert bir “g” sesi gibi çıkarılmaz; çevresindeki ünlülerin söylenişini ve sesler arasındaki geçişi etkiler. “Dağ”, “yoğurt”, “eğitim” gibi kelimelerde bunu fark edebiliriz.

Konuşmada bir başka önemli konu da ulama, yani uygun durumlarda kelime sonundaki ünsüzün sonraki kelimenin başındaki ünlüyle bağlantılı söylenmesidir. Bu özellik, konuşmanın doğal akıcılığını destekler.

Vurgu ve tonlama ise sözün anlamını güçlendirir. “Ben bu işi bugün bitireceğim.” cümlesini düşünelim. “Ben” kelimesini vurguladığımızda işi kimin yapacağını, “bugün” kelimesini vurguladığımızda ise zamanını öne çıkarırız.

Konuşma hızı da önemlidir. Diksiyon çalışmalarında dakikada yaklaşık 120–140 kelimelik bir konuşma hızı, akıcılık ve anlaşılabilirlik için örnek bir çalışma aralığı olarak kullanılabilir. Ancak herkes için geçerli tek bir ideal hız yoktur. Konuya, dinleyiciye ve konuşmanın amacına göre hızımızı ayarlamalıyız.

Bir başka sorun da “eee”, “ııı”, “şey”, “yani”, “hani” gibi dolgu ses ve kelimelerinin gereğinden fazla tekrarlanmasıdır. Bunlar konuşmanın akıcılığını azaltabilir. Bazen kısa bir duraklama yapmak, gereksiz kelimeler kullanmaktan çok daha etkilidir.

Burada yöresel ağızlarımızla ilgili önemli bir noktayı da belirtmeliyim. Mesela Sivas'ta kullanılan “gardaş”, “zabah” veya “geliyon mu?” gibi ifadeler kültürel kimliğimizin parçalarıdır. Bunları küçümsemek doğru değildir. Ancak resmî, akademik ve mesleki ortamlarda ortak ve anlaşılır standart Türkçeyi kullanabilmek de önemli bir iletişim becerisidir.

Amaç insanın memleketini, kimliğini veya samimiyetini değiştirmek değil; gerektiğinde konuşma biçimini bulunduğu ortama uyarlayabilmesini sağlamaktır.

Sivas’ta öğrencilerin öğle yemeği tercihi tavuk dürüm
Sivas’ta öğrencilerin öğle yemeği tercihi tavuk dürüm
İçeriği Görüntüle

“Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz de önemlidir.” diyorsunuz. Ses tonu, kelimeler ve beden dili iletişimimizi ne ölçüde etkiliyor? Bu konuda sıkça sözü edilen yüzdelik oranlar ne anlama geliyor?

İnsan ilişkilerinde en çok gözden kaçırdığımız konulardan biri üsluptur. Aynı cümleyi farklı ses tonlarıyla söylediğimizde karşımızdaki insanda tamamen farklı duygular oluşturabiliriz.
Mesela eşimize veya çocuğumuza “Neredeydin?” diye soralım. Bu cümleyi merakla, endişeyle, sevgiyle veya öfkeyle söyleyebiliriz. Kelimeler değişmez ama karşı tarafta oluşan duygu değişebilir.

Bir insanın “Tamam!” demesi bazen kabul anlamına gelirken bazen kızgınlık, bazen de konuşmayı bitirme isteği olarak algılanabilir. İletişim alanında çok sık kullanılan bir araştırma vardır. Psikolog Albert Mehrabian'ın çalışmalarından hareketle, belirli duygu ve tutumların aktarılmasında yaklaşık %7 sözcükler, %38 ses tonu ve %55 yüz ifadeleri şeklinde ifade edilen oranlar ortaya konulmuştur.

Ancak burada önemli bir yanlış anlaşılmayı düzeltmeliyiz. Bu yüzdeler bütün insan iletişiminin değişmez oranları değildir. Araştırmalar, özellikle bir kişinin olumlu veya olumsuz duygularını ifade ederken sözleriyle ses tonu ve yüz ifadesinin birbiriyle çeliştiği sınırlı durumlarla ilgilidir.

Dolayısıyla “İletişimin yalnızca yüzde yedisi kelimelerden oluşur.” demek bilimsel açıdan doğru değildir. Bir doktorun tedavi açıklamasında, öğretmenin ders anlatımında veya bir yöneticinin talimatında kelimelerin anlamı elbette son derece önemlidir.

Bu araştırmadan çıkaracağımız asıl sonuç şudur: Sözümüz, sesimiz ve davranışımız birbirini desteklemelidir. Örneğin bir baba çocuğuna “Sana kızgın değilim.” derken bağırıyor, yüzünü asıyor ve sert hareketler yapıyorsa çocuk hangi mesaja inanacağını bilemeyebilir.

Bir yönetici çalışanlarına “Hepinizin fikrine değer veriyorum.” deyip toplantıda kimsenin sözünü dinlemiyorsa söylediği söz inandırıcılığını kaybeder.
İşte bu nedenle ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz de önemlidir.

Bunun için sesimizi yükseltmek yerine düşüncemizi güçlendirmeyi, bağırmak yerine anlatmayı, kırmak yerine anlaşmayı tercih etmeliyiz. Çünkü yüksek ses her zaman güçlü bir ifade değildir. Bazen sakin söylenen bir cümle, bağırarak söylenen onlarca sözden daha etkilidir.

İnsan hayatını özel, resmî ve sosyal alanlar içerisinde değerlendirdiğimizde iletişim biçimlerimiz nasıl değişiyor? Ailede, iş hayatında ve sosyal çevremizde nelere dikkat etmeliyiz?

İnsan, hayatı boyunca farklı ortamlarda ve farklı roller içerisinde bulunur. Evimizde anne, baba, eş veya evlat; iş yerinde yönetici ya da çalışan; sosyal hayatımızda arkadaş, komşu veya vatandaş olabiliriz.

Bu nedenle hayatımızı iletişim açısından üç temel alanda değerlendirebiliriz: Özel alan, resmî alan ve sosyal alan. Özel alanımız, başta ailemiz olmak üzere en yakın ilişkilerimizi kapsar. Burada sevgi, güven, anlayış, paylaşım ve samimiyet ön plandadır.

Ancak ilginç bir durum var. İnsanlar çoğu zaman en fazla iletişim hatasını kendilerine en yakın kişilere karşı yapıyor. Dışarıda tanımadığımız bir insana son derece nazik davranabiliyoruz. Fakat eve geldiğimizde eşimizin sözünü kesebiliyor, çocuğumuza sert çıkabiliyor veya aile bireylerinin düşüncelerini önemsemeyebiliyoruz.

Bir misafirimize “Buyurun, zahmet olmazsa.” derken çocuğumuza “Getir şunu!” diyebiliyoruz. Oysa nezaketin ilk öğrenileceği ve uygulanacağı yer aile olmalıdır.
Resmî alan ise iş yerleri, kamu kurumları, eğitim ortamları ve mesleki ilişkilerimizi kapsar.

Bu ortamlarda saygı, görev ve sorumluluk bilinci, uygun hitap, açıklık ve ölçülü davranış önemlidir. Örneğin bir vatandaş resmî kuruma geldiğinde karşısındaki görevlinin kendisini dikkatle dinlemesini ve anlayabileceği bir açıklama yapmasını bekler.

Görevlinin “Git, oradan öğren!” demesiyle “İşleminiz için şu birime başvurmanız gerekiyor, yardımcı olmaya çalışayım.” demesi arasında hizmet anlayışı ve iletişim bakımından büyük fark vardır.

Vatandaşın da görevliye saygılı davranması gerekir. Saygı tek taraflı bir beklenti değildir. Sosyal alan ise komşuluk, arkadaşlık, alışveriş, toplu taşıma ve toplum içerisinde kurduğumuz ilişkilerden oluşur.

Bir apartmanda yüksek sesle konuşmak, ortak kullanım alanlarını dikkatsiz kullanmak, sıraya girmemek, trafikte hakaret etmek veya insanların özel hayatına müdahale etmek sosyal iletişimi olumsuz etkiler.

Bütün bu alanların ortak bir kuralı vardır: İnsanlara yaklaşımımız, bulunduğumuz ortama uygun olmalı ama saygımız hiçbir ortamda değişmemelidir. Evimizde sevgi, iş yerimizde disiplin, sosyal çevremizde nezaket önemlidir. Ancak üçünün de temelinde insanı önemsemek ahlak ve maneviyat vardır.

Yarın: Sen ve ben dili üzerine önemli detayları konuştuk…

Muhabir: Gülşah Akkaş Yaman