Kardaş, sen bir garibe benziyorsun. Bu Şam´da dilenci olmaz. Şunları al bir kenara çekil. Çıktığım zaman ne istiyorsan sana vereceğim, dedi. Arkadan Ahmet Bey, girdi. Baktı ki, bir keloğlan; -Lan! Kaldır kafanı, dedi Kaldırdı ki, gözleri Esmehan. "Tamam, ben bu keloğlanı bırakmam." -Oğlum, Şam´da dilenci olmaz derler. Ben böyle duydum. Neden burada dileniyorsun, dedi. Çıkarttı, beş tane altın koydu; -Ben, Bağdat padişahının oğluyum. Bekle! Bütün derdini karşılayacağım, dedi. Arkadan Molla girdi. Baktı ki, Keloğlan´ın mendilinin üstü kıpkırmızı altın. "Kel yiyeceğine ben yiyeyim." diye düşündü. Bir gözü onlarda, bir gözü altınlarda elini altınlara attı. Tam alacaktı ki, Keloğlan elinin tersiyle Molla´nın eline vurdu. Molla elini kavrayarak gitti. Arap da avluya girdi ki, Keloğlan´ın önünde bir sürü para. Keloğlan´ın görmez tarafından paraları alayım derken, onun da dizine tekmeyle vurunca, o da lektirap lektirap gitti. İkisi para vermedi. Keloğlan mendili topladı. Lokanta nerdesin elini beri ver? Hepsini gözüyle gördü, geldi. Paraları patronun önüne koydu; -Ne bu oğlum, dedi. -Sizin buranın adamı ne kadar hayırsevermiş. Laf olsun diye mendil serivermiştim, bu kadar para verdiler, dedi. -Para işte köşede yığılı, senden ne esirgiyorum ben, dedi. -Denedim ben denedim. Bana paranın ne gereği var ki, Çok vicdanlı adamları var. Ulan, iki tane de gâvurunuz var, dedi. -Oğlum her neyse sen işine devam et, dedi. Adam, sabah çorbasını verdi. Hoca, sabah namazını kıldırdıktan sonra çıktı dışarı. Baktı ki, Keloğlan yok. Öz oğlu Osman´a dedi ki; -Oğlum, bunlar üç gün misafir olacak. "Dördüncü gün bir derdimiz var" diyorlar. Başımıza mart karı yağacak bu belli oldu. Yalnız yiyen ağız utanır. Şurada bir lokanta ünlüyorlar. Sen, misafirlerimizi al eve götür. Ben şu lokantaya varayım. Bunların ağzına layık bir yemek ziyafeti verelim. Belki yaptığımız iyilik karşımıza dikilir. Olur ya? Hoca lokantaya doğru yürüdü. Hizmetçi baktı ki, Hoca geliyor. Patrona; -Hoca geliyor, çekilin yoldan, diye seslendi. Patronu Hoca´ya; -Esselâmü aleyküm Hocam, buyur! -Benim evimde iki tane misafirim var. Bağdat padişahının oğlu Ahmet Bey ile, kırk atlı başı, üç günlük misafirliğe geldiler. Dördüncü gün, bana söyleyecekleri bir şey varmış. Ne olduğunu bilmiyorum. Bunları ağırlamak için sizden bir öğle yemeği rica ediyorum, yapabilir misiniz? dedi.