AÇILIM SÜRECİNİN YAPISAL ARKA PLANI: TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK BÜTÜNLÜĞÜNE YÖNELİK STRATEJİK BİR HAMLE
JEOPOLİTİK TASARIM: ORTADOĞU MODELİNİN TÜRKİYE’YE UYARLANMASI
Açılım süreci, kamuoyunda çoğu zaman kültürel haklar ve demokratikleşme başlığı altında sunulsa da, bölgesel dinamiklerle birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir çerçeveye oturur.
Irak’ın işgal sonrası oluşturulan parçalı siyasi yapısı, Suriye’de etnik temelli yeniden dizayn girişimleri ve bölgedeki güç dengeleri, Türkiye’ye dönük benzer bir dönüşüm modelinin alt metnini ve niyetini/planını oluşturur.
Bu benzerlik, süreci yalnızca bir iç siyaset meselesi olmaktan çıkarır; Türkiye’nin stratejik bütünlüğüne müdahale kapasitesi taşıyan dış kaynaklı bir bölgesel planlama olarak okunmasına neden olur.
TARİHSEL HAFIZA: SEVR ARTIK SADECE BİR BELGE DEĞİL, GÜNÜMÜZE DE AÇILAN BİR SÜREÇ
Türkiye’nin tarihsel hafızası, çok uluslu imparatorluğun çözülme tecrübeleriyle yüklüdür.
Açılım süreci, söylem düzeyinde demokratik bir çerçeve sunsa da, yapısal taleplerin zamanla “statü tartışmaları”, “yerinden yönetim”, “özerk örgütlenme” gibi yeni başlıklara evrilmesi, kaçınılmaz olarak Sevr döneminin yöntemsel mantığını yeniden çağrıştırır.
Burada mesele belge değil, ayrıştırma metodolojisinin güncellenmiş biçimde tekrar sahneye çıkmasıdır.
* DEVLET AKLININ EŞİĞİ: ÜNİTER YAPININ STRATEJİK HASSASİYETİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet mimarisi — merkezî yönetim, vatandaşlık birliği, laik hukuk sistemi — tarihsel olarak etnik temelli ayrışmaya karşı inşa edilmiştir.
Bu mimarinin en hassas noktası, üniter yapının aşındırılmasıyla oluşabilecek zincirleme kırılmalara karş tedbirli ve kapalı olmasıdır.
Bu nedenle açılım sürecinin teknik içeriği, yalnızca toplumsal barış bağlamında değil;
devlet kapasitesi, toprak bütünlüğü, egemenlik ve modern ulus-devlet mantığının sürdürülebilirliği temelinde değerlendirilmelidir.
BÜTÜNLEŞTİRİCİ VATANDAŞLIK MODELİNE YÖNELİK ZEMİN KAYBI
Cumhuriyet’in 1924 Anayasası’yla somutlaşan vatandaşlık modeli, etnik kökeni aşarak bütünleştirici bir ulus kimliği yaratmayı hedefler.
Açılım sürecinde kullanılan yeni politik dil, bu kurucu çerçeveyi kültür temelli mikro kimliklerin önceliklendirilmesiyle geriletme potansiyeli taşır.
Bu potansiyel, uzun vadede ulusal aidiyet dokusunun çözülmesi, yani toplumsal bütünlüğün yapısal olarak zayıflaması anlamına gelir.
ULUSAL GÜVENLİK PERSPEKTİFİ: PARÇALI MODELLERİN ÇARPIŞMA RİSKİ
Etnik merkezli yönetim modelleri, bölgenin birçok ülkesinde iç çatışma, otorite boşluğu ve dış müdahale riskleri üretmiştir.
Bu nedenle Türkiye’nin benzer bir modele yönelmesi, teknik olarak sadece iç hukuk sorunu değil, uluslararası güvenlik denkleminde kırılgan bir konumlanma yaratır.
Bu kırılganlık, Ortadoğu’nun parçalı coğrafyasında sadece iç tartışma değil, sınır aşan ve kalıcılı olabilecek krizler üretebilecek niteliktedir.
SONUÇ:
TÜRKİYE’NİN SÜRDÜRÜLEBİLİR GELECEĞİ LAİK, ÜNİTER VE KEMALİST DEVLET ÇİZGİSİNDEDİR
Açılım süreci nasıl adlandırılırsa adlandırılsın; ister kültürel paket, ister demokratikleşme hamlesi, ister barış girişimi…
Türkiye’nin modern devlet aklının temel taşları değişmez:
* Lozan’ın uluslararası meşruiyet çerçevesi
* Üniter devlet yapısı
* Merkeziyetçi kamu düzeni
* Laik hukuk sistemi
* Bütünleştirici vatandaşlık modeli
Bu değerler yalnızca tarihsel miras değil, jeopolitik gerçeklere dayanarak oluşturulmuş zorunlu bir güvenlik mimarisidir.
Türkiye bu mimariden uzaklaştığı ölçüde, bölgesel parçalanma modellerinin içine çekilme riski artacaktır.
Bu nedenle, devletin uzun vadeli çıkarı;
etnik temelli statü tartışmalarında değil,
modernleşmenin omurgası olan Kemalist çizginin korunmasında
yer alır.
Bu çizgi, sadece Türkiye’yi yüz yıl önce kuran aklın değil,
bugün ve yarın ayakta tutacak olan aklın da adıdır.
Bu nedenle bu açılım süreci, emoeryal ve bütünlüğümüzü bozmaya yöneliktir.
Tüm sonuç ve kararlarıyla, REDDEDERİZ.