TEMEL DEĞERLER “TARİH”-3
Kültürler, tarihsel bir boyuta sahiptir. Toplumların tarihsel geçmişi, milli kültürlerin oluşumunda oldukça etken bir faktördür. Bir toplumun tarihini bilmeden, kültürünü anlama çabası, o toplumun insanları adına eksik ve hatalı olacaktır. Bu yüzden kültürel hazinelerin gelecek kuşaklara etkin ve verimli aktarımı, milletlerin tarihlerini iyi tanımalarıyla doğru orantılıdır. Günümüz tarih bilgilerinde kişileri cezbeden, merakını ayyuka çıkartan, onlarda hayranlık dürtüleri uyandıran, dikkatleri üzerinde toplayan, algılarını açan bir ruh olmadığı için dayatılan bilgiler ne yazık ki ezbercilikten öteye geçememektedir. Tarihin özüne, ruhuna inilemediği müddetçe; tarih hiç bir dönem sevdirilemeyecektir. Tarihle süregelmiş kültürel değerlerin, insanlığa örnek olmuş şahsiyetlerin, örnek yaşamların, ders alınacak olayların tarih bilgisi içerisinde sunulması; etkin bir tarih bilincinin oluşabilmesi açısından oldukça elzemdir. Uzun ve köklü tarihimiz nice insanlığa parmak ısırtmış kahramanları, serdengeçtileri, cengâverleri, delileri, cefakâr anaları, yiğit bacıları ve küçük kahramanları bünyesinde her dönem var etmiş ve yaşatmıştır.
Ne hikmetse genelde karşımıza çıkan kaynaklarda bizler için tarihi önem arz eden şahsiyetlerin özellikle savaşçı kimlikleri ön plana çıkartılır. Onların insani yönlerinden, kutsalları ve değerleri uğruna, insanlık adına icraatlarından pek söz edilmez. Olsa olsa astığım astık, kestiğim kestik; haremden hiç kafalarını çıkarmayan, keyif ve sefa düşkünü, günlerini gün eden, tebaadan bihaber insanlar olduğu lans edilir. Hâlbuki gerçekte bu insanlar hiç anlatıldıkları gibi değillerdir. Örneğin sıradan insanlar, padişahı şikâyet edebiliyordu. Bu kişi gayrimüslim olsa bile. Yani kanun önünde herkesler eşitti. Padişahın atamış olduğu bir kadı, isterse padişahın şahitliğini kabul etmeyebiliyordu. Hele Fatih Sultan Mehmet’in ecnebi halka sunduğu “Amannamesi”, dünyada örneği görülmemiş büyük bir özgürlüğü, hoşgörüyü ve birçok alanda güvenceyi ifade etmektedir. Bu sayede gayrimüslim halk, o dönemde kendi inanç, ibadet, ticaret ve kültürlerini serbestçe yapabiliyor; onların can, mal ve ırz güvenliği de teminat altına alınıyordu. Yine birçok padişah yaptırdıkları cami, çeşme, köprü, külliye gibi yapılarda bir kuruş devletin malından harcamayarak, masrafları kendi keselerinden karşılıyorlardı.
Örneğin bir Yavuz Sultan Selim Han dönemi anlatılırken; Yavuz Sultan Selim’in savaşçı ve sert mizacı yanında, hocası ile bir seferden dönerken İbn’i Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamurun padişahın üzerine gelmesi ile hocasının dehşete kapılması üzerine Yavuz’un; “Korkma Hoca! Ulema atının ayağından sıçrayan çamur, benim için iftiharı muciptir. Ben öldükten sonra bu örtüyü sandukamın üzerine örtsünler.” Sözünü de öğretip ecdadın bilime, bilgiye, âlime, ulemaya ne denli önem verdiğini de gösterebilseydik.
Ya da “Anadolu’yu yurt tutmak için gelen Osman Bey ve efradının misafir oldukları bir evde sabaha kadar o odada “Kur’an-ı Kerim” olduğu için bırakın uyumayı, hiç uzanmadıklarını…” bilen bir neslin değerlere bakış açısı daha farklı olmaz mıydı?
Malazgirt Zaferi sonunda esir düşen Bizans komutanı Romen Diojen’e bir savaş esiri olarak değil de misafir olarak muamele edilmesi ve sonrasında serbest bırakılması Alparslan’ın özelinde Türk Milletinin asilâne farkını göstermez miydi?
Yine Bağdat Seferi için “bıyığında tarak durmayanların orduya katılamayacağı” yönünde yapılan uyarılara karşın Genç Osman’ın gizliden sefere katılması ve burada yaşından büyük işler başararak düşmana kayıplar vermesi ve bu durumun sadrazamın gözünden kaçmaması üzerine Sadrazamın “Emre nasıl karşı gelirsin?” sorusuna, “Haşa Paşam! Benim bıyığımda da tarak durur.” deyip çıkardığı tarağı hızla üst dudağına geçirmesi ve ağzının içinin kanla dolması… Namı diğer 17 yaşındaki Bağdat Fatih’i, gençlerimizi yeterince yüreklendirmez miydi?
Müslüman olmadıkları halde Müslümanların adalet anlayışını duydukları için şehirlerinin altın anahtarlarını ecdada kendi elleriyle teslim eden ve himayemize girmek isteyenler; ecdadın insana vermiş olduğu değeri ifade etmez miydi?
“Devamı Haftaya”