04 Şubat 2026
weather
-2°
43,5148 %0.03
51,4510 %-0.05
6.978,84 % 1,01
Ara

SİVAS VAKIFLAR YURDU VE İZZET ABİ

YAYINLAMA:
Yıl 1988. O zamanlar eğitim süresi 5 yıl olan ilkokulu bitirdiğim sene. Seksenli yıllarda ülke nüfusunun yarıdan fazlası kırsalda yaşardı. Köylerde ortaokul ve lise bulunmaz; talebeler, yakınlardaki kasabalara, kazalara kilometrelerce yol yürüyerek gidip okumaya çalışırlardı. Aslında bu imkânı olanlar şanslıydı. Bir de Sivas gibi kar-kış memleketinde, kurda kuşa yem olmamak için bu yolu yürüyemeyen, yürümek istese de okul bulamayan ama okuma azmi olan çocuklar vardı. Ve o azimden birazcık bizde de vardı. Rahmetli Babaannem; ki, biz O’na “ebe” derdik, ilkokula başlar başlamaz, ince ince beni işlemeye başlamış, “oğlum, sen okuyacaksın” ile biten cümleleri sık sık kurar olmuştu. Rahmetli annem ve babam da bu minvalde telkinler ederlerdi. Peki, nasıl okuyacaksın? Okul nerede, imkân nerede, para-pul nerede? Bırakın bu “lüks arzuları” hasta olan ilaç alamaz, sigortası yoksa hastanenin önünden geçemezdi. Neler, neler… İşte o günlerde Sivas Vakıflar Yurdu’nun parasız yatılılık sınavına girdim.
Sınav, Merkez İHL’nin İnönü Müzesi karşısındaki binasında yapıldı. Sınavda, sağa sola bakan bir iki öğrencinin ensesine bir şaplak vurdu görevli ve sınav kağıtlarını ellerinden alıp, attı sınıftan. Nasıl korktum. O tahta sıraya sindim, kaldım. Sınav bitti ve çıktık dışarıya. Babacığım kapı önünde ter telaş bekliyor. “Ne yaptın” dedi. “İşte şöyle şöyle, böyle böyle oldu” dedim. Ulan sana ne dedi bir şaplak da o vurdu. Beni oracıkta bir odaya aldılar. Şu soruya ne dedin, bu soruya ne yazdın diye soruyorlar. Ben de verdiğim cevapları bir kez daha o kişilere tekrar ettim. “Emmi, bu çocuk kazanır” dediler. Lâkin gel de bunu hem bana hem babama anlat. Oradan yürüdük, Alibaba Mahallesi’ndeki yeni yurt binasının önüne geldik. Sonuçlar buradan açıklanacaktı ve beklemeye başladık. İşte ilk o gün gördüm İzzet Abi’yi. Binanın önünde toplanmış insanlara, camı açılmış pencereden konuşuyordu. Sarışın, beyaz tenli, mavi gözlü, yakışıklı, gür sesli, takım elbiseli, kola kravat ciddi bir adam. Kazananların isimleri okunuyor ve benim dizlerim tutmuyor heyecandan. Bi ara “Ömer Doğan” dendi. Bir çığlık benden bir de yanımdaki çocuktan duyuldu. İkimizde sevindik ama bu işte bir terslik vardı. Meğer o çocuğun da adı Ömer Doğan’mış. Nasıl etsek ne yapsak. O zamanlar T.C Kimlik Numarası diye bir şey yok ki oradan bakalım. Müracaat, İzzet Abi’ye. “Baba adı, Yusuf olan dedi, ben eyvah! dedim. Sonunda cümleyi, Baba adı Mustafa olan kazandı, Yusuf olan kaybetti” diye tamamladı. Ve sevinen bir çocuk ile üzülen başka bir çocuk. İşte; hayatımın ilk dönemlerinde derin izler bırakan Vakıflar Yurdu ve İzzet Abimizle hukukumuz böyle başladı.  
Okullar açıldı ve babam ile köy minibüsüne binip şehre geldik. Yurtta kullanmak için bardak, terlik gibi birçok eşya aldık. Hatta, bana ilk defa deri bir iskarpin de aldık. Yol üzerinde ayakkabı tamiri yapan köylümüz ve akrabamız Duran Emmi’ye altına demir pençe yaptırdık. Koyu renk bir ceket, yeşile çalan grimsi bir kumaş pantolon ve gömlek aldık. Köyden gelmeden önce, nereden elime geçtiğini hatırlamadığım halat gibi kalın kravatımı Ergün Abime götürüp bağlatmıştım. Bu nedenle kravat almadık. Onu gevşetip-sıkıştırarak çok uzun süreler kullandım. Kitapçıları dolaştık, eski kitap satanlara gittik ders kitaplarını bulmaya çalıştık. Kimisini bulduk, kimisini bulamadık. Dolaşa dolaşa ayaklarımızın altı şişti. Öyle böyle yine Vakıflar Yurduna doğru yola koyulduk. Yolda babamın bir arkadaşı olan, sonradan Sofu Yusuf Camii İmam Hatibi olduğunu öğrendiğim Osman Hoca ile karşılaştık. Meğer kendisi de yeğeni Hacı Murat’ı yurda yerleştirmek için götürüyormuş. Murat ile tanıştık, hemen kaynaştık ve arkadaş olduk. Büyüklerimiz getirdi yurda yerleştirdiler bizi. Eşyalar, dolaphanedeki dolaplara yerleştirildi. Bu dolaplar için asma kilit aldık, kilitledik dolaplarımızı. Anahtarlarımız için de anahtarlık aldık ve pantolonumuzun kopçasına taktık. Sonra babam ve Murat’ın Amcası Osman Amca, bizlere nasihat ederek ayrıldılar. Babam yanımdan ayrılınca yüreğime bir acı çöktü. Durup durup oflamaya-poflamaya başladım. Sağa sola baktığımda burası bizim eve hiç benzemiyordu. 10-11 yaşlarında hem yaş hem de fiziken küçücük çocuklardık ve garip bir kuş gibi 300 kişinin arasında kala kalmıştık. Yemek zili çaldığında herkes zemin kata koştu. Biz de sıraya girdik. Yemek sırasında liseli abilerin arasında görünmüyorduk bile. Metal tabaklardan aldık elimize geçtik bir masaya. 8 kişilik masa dolunca, bizden daha büyük biri, taşımak için bayağı bir güç ve beceri isteyen kalaylı bakır karavanayı aldı yemeği getirdi ve tabaklarımıza pay etti. Çorba bitince de aynı şekilde pilav getirdi ve onu da paylaştırdı. Sofrada aile efradın yok. Tanıdık sima yok. O sırada İzzet Abimiz yani Yurt Müdürümüz yemekhaneye geldi. Onun geldiğini gören herkes ayağa kalktı. Bir gıcırtı-gürültü ki sorma gitsin. O, eliyle işaret ediyor, kalkmayın diyor ama demir sandalye ve masa ayaklarının gıcırtısından duyan yok. Ortalık sessizleşince; “Afiyet olsun” dedi. Nizami bir ordu gibi “sağol” dedik. “Kaşık sesinden başka bir şey duymak istemiyorum” dedi. Sonra, vakıf mallarının kutsiyetinden bahsetti, özellikle ekmek israfı yapmamız konusunda uyardı bizleri.
Yemekten sonra biraz ara ve bir zil daha. Haydi mütalaa’ya. Mütalaa ya da etüt saat 18’de başlar, iki saate yakın sürerdi. On beş dakika ara verilir ve sonrasında bir saat daha devam eder ve saat 21 ‘de sona ererdi. Eğer, mütalaa da gürültü olur, doğru dürüst ders çalışılmazsa, ceza olarak bu süre epey uzatılırdı. 150 kişi ortaokul ve 150 kişi lise iki ayrı salonda hep bir arada çalışır, genelde çıt çıkmazdı. Bu disiplini, İzzet Abi’nin seçtiği liseli yurt başkanları sağlardı. Her isteyen “Yurt Başkanlığına” aday olamazdı. Önce, İzzet Abi’den onay alır, sonra aday olurdu. Sayıları, genellikle 7 tane olur ve her gün biri nöbetçi olurdu. Sanki bir nöbetçi amir hüviyetinde ve ciddiyetinde görev yaparlardı. Hafta içi Pazartesi’den Perşembe’ye, Hafta sonları da Pazar akşamları ortalama 3-4 saat mütalaa olurdu. İstersen çalışma! Konuşmak yasak. Orada otura otura mecburen ders çalışır ya da kitap okurdun. Nasıl yöntem ama…
DEVAM EDECEK
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *