İtalyan edebiyatının ve felsefesinin dev ismi Umberto Eco, sadece yazdıklarıyla değil, evindeki 50 bin kitaplık devasa kütüphanesiyle de efsaneleşmiş bir figür. Ancak bu dev kütüphane hakkında çok az kişinin bildiği bir gerçek var: Eco, bu kitapların hepsini okumamıştı. Üstelik bunu bir eksiklik olarak değil, bilginin doğasına yönelik bilinçli bir tercih ve gereklilik olarak görüyordu.
İlaç Dolabı Benzetmesiyle Ezber Bozan Yaklaşım
Eco, evinde biriken ve okunmayı bekleyen kitap yığınlarını eleştirenlere karşı oldukça sarsıcı bir savunma geliştiriyor. Ona göre kütüphaneler, birer "ilaç dolabı" gibi düşünülmelidir. Nasıl ki bir insan kendini kötü hissettiğinde ilaç dolabına gidip raftaki tüm ilaçları içmiyor, sadece o anki ihtiyacına uygun olanı seçiyorsa; kütüphaneler de tam olarak bu işlevi görmelidir. Kütüphane, sadece bildiklerimizi sergilediğimiz bir yer değil, ihtiyaç duyduğumuz an ulaşabileceğimiz bir bilgi deposudur.
Kitap Bir "Tüketim Nesnesi" Değildir
Modern dünyanın "al ve bitir" mantığına karşı çıkan Eco, satın alınan her kitabı hemen okuma zorunluluğunu bir "tüketim hatası" olarak tanımlıyor. Bu zihniyetin, eve yeni bir çatal-bıçak takımı almadan önce eskilerin hepsini mutlaka kullanmış olma zorunluluğunu savunmaktan farkı yoktur. Kitap, kullanılıp atılacak bir meta değil; zihinsel dünyamızın kapılarını aralayan kalıcı bir dosttur.
Zenginliğin Kapılarını Aralayan Raflar
Kitap severlerin raflarında bekleyen o eserler, aslında tüketilip atılacak nesneler değildir. Eco’nun felsefesine göre, o kitaplar ihtiyaç duyduğumuzda sığınabileceğimiz zengin bir dünyanın kapılarıdır. Kütüphanenizdeki okunmamış her kitap, aslında henüz keşfetmediğiniz bir bilginin potansiyelini temsil eder. Bu bakış açısı, kitapla olan ilişkimizi sıradan bir alışverişten çıkarıp, onu hayat boyu sürecek bir keşif yolculuğuna dönüştürüyor.