Molla, gecelerin yarısından sonra deli dana gibi gezip dolaşırken geliverdi ki, Osman Bey´in atının izi kapıda ve Esmehan yok. "Tamam, dedi. Bu iş hallolmuş." dedi. Hemen içerleri silip süpürüp eve sahip olmaya başladı.
..........................................
Osman Bey bacısıyla artık yol almaya başladı. Sabah oldu, güneş değdi, gidiyorlar. Öğlen oldu bir yüce dağın başına çıktılar. Bu yüce dağın başına Evren Dağı derlerdi. Bir yeri Bağdat´a ait, bir yeri de Şam´a aitti. Orası Bağdat´la Şam´ın hudut dağıydı. İsmine Evren Dağı denirdi. Issız, kayalık, ormanlık, bütün yırtıcı mahluklar burada bulunurdu. Yani bir insan olarak o dağda kimse gezemezdi. Bir insana bir hafta işkence yapsalar, imdadına bir insan kulu yetişmezdi. Osman Bey, kendi kendine dedi ki: "Bu daha atla gitmeye alışık değil, yorgun. Burada inelim, bir istirahat alalım. Bu hemen uykuya kapılır, ben atıma binip yoluma devam ederim. Yazık, ben bunun kanlısı olmayım. Elime bir şey geçerse öldürür, gömleğini kana bularım. Yahu babamı kandırmak basit. Yazık.. Belki bir insanoğluna kısmet olur da, ölmesin, bunun bir kabahati yok."
-Bacım, dedi. Yorulduk, hiç de inelim demiyorsun.
-Aman kardaş! Ben vallahi söylemiyordum, dedi. Ben attan düştüm, öldüm.
İndiler. Şu çam güzelmiş, şu ağaç şöyleymiş, şu taş daha şöyleymiş derken Esmehan bir uyudu ki, amma üç günde ayıkamaz. Yorgun vücut... Osman Bey atına binerken aklına geldi dedi ki, "Yahu burası Evren Dağı... Belki yırtıcı mahlûk gelir yanına." Hemen Esmehan ´ın bohçasını açtı. O devirde bütün ağaların, beylerin, çocukların "kalem-tıraş" bıçağı denilen bir bıçağı olurdu. Bunu Esmehan´ın bohçasından aldı ve Esmehan´ın döş cebine koydu. "Haydi bacım, Allah´a emanet ol!" dedi.
Osman Bey gidip ses kesilince büyük bir evren geldi. Esmehan´ın ayaklarından yutmağa başladı. Her sömürmeye dört parmak alıyor. Diz kapaklarına kadar geldi. Esmehan, o an canının acısıyla bir uyandı ki, büyük bir mahlûk gelmiş, kendini yutuyor. Sağa sola bağırdı, çağırdı bir de baktı ki, kardaşı ata binmiş gidiyor. Bakalım, Esmehan orada kardaşına ne söyledi, burada arkadaşlar ne dinledi:
Kardaş beni başından mı atıyon
Bindin atına da nere gediyon
Bacını burada kurban ediyon
Dön gel kardaş dön gel, kurtar beni oy
Bu sesi duyan Osman Bey´in altındaki at, dört ayağını yazıya verdi ki, kıpırdamıyor. Osman Bey, geri kulak verdi, dinledi ki, Esmehan´ı bir evren yılanı almış, Esmehan da kardaşına imdat olarak, "Dön gel, kurtar beni!" diyor. "Ulan, bunun bıçaktan haberi yok. Bu evren denilen mahluk, yakmak ve kesilmekten gider. Başka bir şeyden gitmez. Yakmak ve kesmek.. Şuna bıçağın yerini tarif edeyim de, yazık ölmesin," dedi.
Bir mektup okudum bakmam yüzüne
Bindim atıma da geldim izine
Çıkar bıçağı da sen ver ağzına
Kurtulursun bacım kurtulursun oy
"Ben de bıçak da varmış." diye Esmehan, döş cebine elini attı ki, bıçak orada. Artık aldı bıçağı beriden öte "Evrenin ağzının kenarı mı?" diye verene kadar, evrenin bir metre yerini doğradı, attı. Al kanlar içinde tuvarlanarak can verdi, gitti evren.
Artık kuşaktan aşağı mecal kalmamış, ne yapacağını şaşırttı Esmehan. Osman Bey bıraktı gitti.
...................................................
Artık o orda yaşayadursun alalım Osman Bey´den haberi...
Osman Bey, dağın öbür tarafına iniverdi. Bir ova, bir yazı... Bir Keloğlan, önünde üç yüz-beş yüz koyun... Koyun güdüyor. Kel amma nasıl kel; boynunda boz tüy bile yok. Kafası bal kabağı gibi. Kafasında bir oğul sinek, kelin kemrelerine konuyor. Önünde iki köpek birbirine girmiş, boğuşuyorlar. Keloğlan da onları seyrediyor. Osman Bey;
-Ulan yazık değil mi bunları boğuşturuyorsun, deyip kılıcı çekti.