Günlerden Salı, saat üçtü. Bir haber duyuldu; bu dünyadan Sefil Selimî de göçtü. Sessiz sessiz gitti. Bir yıldız yitti, sefil sefil. Sivas’tan bu yana bir kara rüzgâr esti efil efil. Haber verirken birbirimize, kor düşürdü yüreğimize. Yeni yıla iki gün kala. Onun için 2004’e girmiştik yana yana. Ekim ayının başlarıydı. İstanbul’daki hemşerileri bir jübile düzenlemişlerdi. Çağırmışlardı sağı solu. Bir de kitap hazırlatmışlardı yetmişinci yaş gününe armağan: “Aşık Sefil Selimî İrfan Okulu” Sevinmişti: “Bu kitapla yatarsam beni kınamayın dostlar!” demişti. Cümle yarenle halleşti, alçak gönüllülüğüyle yüceleşti. Hiç kuşku yok ki, Sefil Selimî, Cumhuriyet Türkiye’sinin bir halk ozanıydı. Maneviyat dünyasının derinliklerinde yüzerken, çağdaş hayatın ve gerçeklerinin bilinci içerisindeydi. Gelenek ve göreneklerimize bağlı ama, günümüz realitesine, günümüz aydınlığına perde çekenlerden değildi. Beyninin içerisine ışık girenlerdendi. Hasılı Sefil Selimî, eski deyimle kökü mazide atiydi. Kökünü ve geleceğini inkâr etmeyenlerdendi. Cumhuriyetin onuncu yılında doğan Sefil Selimî, onuncu yılın coşkusunu hücrelerinde taşımaktaydı. Atatürk’ü ve vatanını severdi. Onun tasavvufu yaratılmışların en yücesi olan insana aydınlıklar saçan bir tasavvuftu. Atatürk ilkelerinin savunucusuydu. En büyük düşman olarak gericiliği görürdü: Şiirlerinde göreneklere ters düşenleri iğnelediği gibi, gereksiz taassubun yani gericiliğin zararlarını anlatırdı. … İnsanların görüşlerinden dolayı birbirine düşman olmamasını istiyordu. Yalnız politik görüşler değil inançları dolayısıyla ikilik çıkaranlara da çıkışır. Bu çıkışmasının içinde bütün dünya görüşü vardı: “Alevi demeden sunni demeden, Her insanı aynı gördüğüm suç mu? Bana cevap verin yanlışlık neden? Gönlümü herkese verdiğim suç mu? Yeryüzü, gökyüzü içinde olan, Birlik beraberlik şuuru bulan, Sevgiyle saygıyla hürmetle dolan, Ehl-i dil yanına vardığım suç mu? Kötülere karşı savaş açtığım, Zalimler üstüne ateş saçtığım, Hakk’ı inkar eden kuldan kaçtığım, Dostlar hatırını sorduğum suç mu? Yalandan riyadan hileden uzak, Olguna cahile kurmadım tuzak, Çirkin görüşlerin kabrini kazak, Deyip de kabire girdiğim suç mu? Sefil Selimî’ye acep ne gerek? Hedefimi seçtim boyun eğerek, Nefsimi öldürüp kibri boğarak; Dim dik ayak üstü durduğum suç mu? Sefil Selimî’yi hep suçlu görmüşlerdi. Hem alevi, hem Sünni yobazların hedef tahtası oldu. Ehlibeyti sevdiği için, kimi “Kızılbaş” olmuş diye taşa tuttu. Aleviler, “Bu adamın soyu kökü Sünni” diye sempati duymadılar. O duygularını şöyle dile getirdi: Kimse bana yaren olmaz, yar olmaz, Mertlik hırkasını giydim giyeli. Dünya bomboş olsa, bana yer kalmaz, İnsana muhabbet duydum duyalı. “Bu Kızılbaş oldu, yunmaz” diyorlar, “Kestiği haramdır, yenmez” diyorlar, “Camiye mescide konmaz” diyorlar, İmam Hüseyin’e uydum uyalı. İmanım hükümdar, benliğim esir, Ehl-i Beyt’i sevdim, dediler kusur, Kimisi korkak der, kimisi cesur, Kurt ile koyunu yaydım yayalı. Ardımdan vuranlar yüzüme güler Ne bir hatır sorar gözyaşım siler Dostlar kılıcını boynumda biler Başımı meydana koydum koyalı Çoğu, bende kağıt hüccet arıyor, Hâl bilmeyen, dip dedemi soruyor, Dostlar, ölümüme karar veriyor, “SEFİL SELİMÎ’yem” dedim diyeli. Ve Sefil Selimî öldü 2004 yılına iki gün kala. Yine sessiz sessiz, yine alçak gönüllü. Oysa gerçek olanı; nehirlerin büyüğüdür sessiz akanı. Sorarsanız nedir diye Selimî’cesi; alçak gönüldür, gönüllerin en yücesi. Sefil Selimî’deydi, bu niteliklerin cümlesi. Gümbür gümbür sesini duymaya özlemliyiz. İyi ki sizler gibi vefa dolu canlar var. Sefil Selimî’nin İrfan Okulu, kimsesiz kalmıyor.