Yine Eylül… En sevdiğim mevsim sonbaharın en güzel vakitleri. Ben bir gün batımında gözlerimi açtım hayata. O yüzden gün batımına olan tutkum sorgulanmasın. Belki de ondandır, güneşin gökyüzünden ağır ağır çekilişini bu kadar sevmem. Gün batımında başka bir şey var; bir vedanın hüznüyle yeni bir başlangıcın huzurunu aynı anda taşıyor. Benim için Eylül de biraz böyle.
Yeni yaşımın ilk günlerindeyim. Ve bu yaş bana şimdiden başka geliyor. Belki öncesi biraz sancılıydı, belki bazı şeyleri fazlasıyla gördüm, fazlasıyla düşündüm. Ama şimdi dönüp baktığımda, bütün o gördüklerimin bana başka bir farkındalık bıraktığını hissediyorum.
Hayat, herkesinki gibi yorucuydu. Herkesinki kadar imtihanları, hayal kırıklıkları, güzel günleri ve zor zamanları oldu. Ama ben hep iyiyi görmeyi tercih ettim. Güzeli görmeye çalıştım. Çünkü insanın iyiye inanması, biraz da kendine olan inancıdır.
Fakat artık birinin ne söylediği, aslında ne demek istediği; sözünün alt metni, beden dili, yüzündeki ifade, sonra başka yerde ne söylediği… Bunların hepsini gördüm.
Ve şimdi diyorum ki: Bunların hepsi de artık önemli değil.
Çünkü insan bir ömrü, başkalarının ne dediğini çözmeye çalışarak geçiremez.
Ben artık mikro düzeyde tatsızlık istiyorum hayatımda. Hatta mümkünse hiç istemiyorum. Birbirimizin hayatını tasarlamaya hakkımız yok. Kimsenin kimseye “şöyle ol, böyle davran, bunu yap, bunu yapma” deme hakkı da yok. Herkes kendi hayatının mesulü.
Bazen iki insan birbirine iyi gelmez. Bunu kabul etmek de bir olgunluk. O zaman biraz mesafe… Belki daha az görüşmek, daha az konuşmak, birbirinin alanına daha az girmek iki taraf için de şifa olabilir.
Ama bunun adı kırgınlık değil.
Kızgınlık hiç değil.
Öfke zaten hiç değil.
Selamı kesmeden, tebessümü eksiltmeden, hakkını ve hatırını gözeterek biraz uzak durabilmek… Bence bazen sevginin de bir biçimi.
Çünkü ben artık kimseyi hayatımdan çıkarmak için değil, hayatımdaki tatsızlığı azaltmak için mesafe koymak istiyorum.
Ve işte tam burada yeni yaşımın mottosu çıkıyor karşıma:
Görüyorum ama görmüyorum.
Bazen de bu söz, sadece bizi yoran insanlar için değil, sevdiklerimiz için de geçerli.
Sevdiklerimizin her hatasını görmek zorunda değiliz.
Bazen sevdiğimiz bir insanın yanlışını görürüz ama üzerine gitmeyiz. Çünkü biliriz ki insanız. Hepimizin eksikleri, yanlışları, dalgınlıkları var. Her gördüğümüzü söylemek, her fark ettiğimizi dillendirmek zorunda değiliz.
Hatta bazen birini gerçekten seviyorsak, ona zarar vermemek için bazı şeyleri görmemeyi seçeriz.
Çünkü birini özleyeceksek, onu kendimizden uzaklaştıracak kadar incitmemek gerekir.
Rüzgâr gelir.
Dalları kırabilir.
Ama kök sağlamsa, ağaca zarar veremez.
Ben artık biraz da bunu öğreniyorum. Her esen rüzgâra dönüp bakmamayı… Her kırılan dala üzülüp ağacı kaybettiğimi düşünmemeyi…
Görüyorum ama görmüyorum.
Çünkü yeni yaşım bana şunu söylüyor: Her şeyi fark etmek marifet değil. Asıl marifet, fark ettiğin her şeyi gönlüne almamak.
Yeni yaş, yeni farkındalık biraz da bu benim için.
Eskiden odağım daha çok insanlardı. Kim ne dedi, kim ne yaptı, kim neden böyle davrandı, kim neden aramadı, kim neden gelmedi… Şimdi bunların yerine kendimi koymak istiyorum.
Odağım kendim.
Kendimi geliştirmek, kendimi tanımak, kendime iyi gelmek…
Odağım çocuklarım. Ailem. İşim. Yazmak. Üretmek. Rabbimle aramdaki bağ.
İnsanları seviyorum. Hem de gerçekten seviyorum. İnsanların hayatımızdaki yerini, sohbeti, paylaşmayı, birlikte gülmeyi, bir kahvenin yanında edilen güzel bir kelamı seviyorum.
Ama şunu da öğrendim: İnsanları hayatının merkezine koyduğunda, imtihanını da onların üzerinden yaşamaya başlıyorsun.
Ben artık merkezimi yeniden kurmak istiyorum.
Ve o merkezde insanlardan önce Rabbim olsun istiyorum.
Kimseye kırgın değilim.
Kimseye kızgın değilim.
Kimseden bir beklentim de yok.
Sıfır beklenti, sıfır kırgınlık.
Herkes iyi olsun. Herkesin işi rast gitsin. Herkes kendi yolunda huzurla yürüsün. Ben de kendi yolumda…
Kimse kimsenin gönlüne yük olmasın. Ben kimsenin gönlüne yük olmak istemiyorum. Kimseyi de gönlümde taşımak istemiyorum.
Herkesi sevebiliriz ama herkesi taşımak zorunda değiliz.
Herkese iyilik dileyebiliriz ama herkesle aynı mesafede olmak zorunda değiliz.
Birbirimize iyi geliyorsak ne güzel… Gelmiyorsak biraz mesafe, biraz sükût, biraz kendi hâlimize dönmek… Belki de en güzel iyilik.
Yeni yaşımda istediğim tam olarak bu.
Daha az gürültü.
Daha az beklenti.
Daha az açıklama.
Daha az “neden?”
Daha çok kendim.
Daha çok ailem.
Daha çok üretmek.
Daha çok yazmak.
Daha çok Rabbim.
Ve daha çok huzur…
Belki hayat yine yoracak. Elbette yoracak. Rüzgâr yine esecek, bazı dallar yine kırılacak. Ama ben artık her esen rüzgârın peşinden bakmayacağım.
Çünkü görüyorum.
Ama görmüyorum.
Kırılmıyorum.
Kızmıyorum.
Küsmüyorum.
Sadece kendime dönüyorum.
Ve bu yeni yaşımda en çok da kendime verdiğim sözü seviyorum:
Gönlümde kimseye yük yok. Kimseden beklentim yok. Kırgınlığım yok.
Varsın herkes kendi yolunda iyi olsun.
Ben de kendi yolumda…
Bir Eylül gün batımına doğru.
Güneş yavaşça çekilirken gökyüzünden, ben de hayatımdan fazlalıkları usulca çekiyorum.
Geriye kalanlara bakıyorum.
Şükrediyorum.
Ve gün batımını seyrediyorum.
Çünkü ben bir gün batımında gözlerimi açtım hayata.
Belki de bu yüzden, her gün batımı bana biraz kendimi hatırlatıyor.
Yeni yaşımın ilk günlerinden herkese selam olsun.
Ben artık görüyorum.
Ama görmüyorum.