Bir salonun kapısı aralanıyor…
O kapı, benim çocukluğuma açılıyordu.
Misafir odası sadece bir oda değildi;
bir hanenin gönül tarafıydı.
Gül kurusu kadife koltuklar,
bembeyaz dantel örtüler,
vitrine itinayla dizilmiş fincanlar…
Sanki her eşyanın içinde bir hatıra saklıydı.
Kapıdan içeri girince kahve kokusuna limon kolonyası karışırdı.
Evin içine öyle bir huzur sinerdi ki,
insan kendini misafir değil, ait hissederdi.
Çünkü bizim evde ikram vardı…
Hatır vardı…
Muhabbet vardı…
Sonra zaman değişti…
Evlerin dili değişti önce.
“Misafir odası” denilen o mahrem ve vakur köşeye bir gün “salon” dediler.
İsmi değişince ruhu da yavaş yavaş eksildi.
Eskiden evlerin en güzel yeri misafire ayrılırdı;
şimdi misafir, evlerin içinde kendine yer arar oldu.
Bir zamanlar kapısı örtülü duran o odalar,
edebin ve ihtimamın mekânıydı.
Şimdi ışıklar çoğaldı ama sanki gönüller biraz tenha kaldı.
Çünkü eski insanlar eşyayı değil, gönlü cilalardı.
Bir fincan kahveyi bile hürmet ile sunar,
“Hoş geldin” derken insanın ruhuna yer açarlardı.
Bayram sabahları ise bambaşka olurdu.
Kapılar kadar kalpler de açılırdı.
Tepsi tepsi tatlı hazırlanırdı.
Nazile Sultan babaannemin elleri, incecik hamur açar,
annem ceviz serpiştirirdi.
Şerbet kaynadıkça bereket artardı.
Bizim evde cimrilik bilinmezdi.
İkram vardı…
Kerem vardı…
Gönül zenginliği vardı.
Yengem , amcam, kardeşlerim…
Hepimiz aynı sofranın, aynı duanın içinde büyüdük.
Meğer biz bayramı sadece yaşamamışız;
ruhumuzun en güzel yerine mühürlemişiz.
Ah Nazile Sultan…
Sen bir insanı kapıda değil, gönülde ağırlamayı bilirdin.
Kim gelirse gelsin, mutlaka gönlünde bir yer bulurdu.
Yedi kızın vardı…
Sofran kalabalıktı ama senin asıl bereketin kalbindeydi.
İnsanı doyurmadan önce gönlünü incitmemeyi öğretirdin bize.
Ve dedem…
O vakur esnaf, o hürmetle anılan bakkal dedem…
Bayramlarda kapımız biraz da onun hatırı için çok çalardı.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum;
bir evi yuva yapan eşya değilmiş.
İçindeki merhametmiş…
Muhabbetmiş…
Hatır bilmekmiş…
Babaanne…
Şimdi seni mısralara işlediğimi görsen,
eminim benimle gururlanırdın.
Çünkü sizin bıraktığınız letafet,
hâlâ bu dünyanın bir yerinde yaşamaya devam ediyor.
Sanki eski bayramlar tamamen gitmedi de,
yalnızca görünmeyen bir âleme çekildi…
Bazen bir limon kolonyasının serinliğinde,
bazen bakır bir tepsinin sesinde,
bazen de akşam ezanına karışan bir şerbet kokusunda
usulca çıkıp geliyorlar.
Ve insan o an anlıyor…
Bazı evler yıkılmaz.
Bazı sofralar dağılmaz.
Bazı insanlar ölmez.
Onlar; bir duanın “âmin”inde,
bir dantelin sabrında,
bir misafir odasının sessiz vakarında yaşamaya devam ederler.
Sizin gibi…
Dedem ve babaanneme...