Özge…gönül yoldaşım… Hakikatin izini sürerken, bazen bir kahve fincanının buğusunda, bazen gecenin sükûtunda, bazen de kalbin en tenha yerinde uzun uzun farkındalık sohbetleri ettiğim can kardeşim…

İki aydır annenin başucunda verdiğin o sessiz imtihanı uzaktan seyrettim.Bir evladın, annesinin nefesiyle nasıl nefes aldığını…Bir kız çocuğunun, kaç yaşına gelirse gelsin annesinin acısı karşısında nasıl küçücük kaldığını gördüm.

Sen bana bir gün:“Hiç bu kadar Allah’a yakın hissetmemiştim kendimi…” dedin.

İşte o cümlede büyük bir hakikat gizliydi.Çünkü insan, en çok aczini fark ettiğinde Rabbinin kudretini görür.En çok tutunamadığında, Allah’ın tuttuğunu hisseder.Ve bazen dua, ellerin semaya kalkması değil; kalbin artık dayanamayacak hâle gelip tamamen teslim olmasıdır.

Sen telaşla:“Ben annemin başında olmak zorundayım. Kimse benim yerime bakamaz…” dediğinde, sesindeki yükü duydum.O yük, yalnızca bir evladın yükü değildi; kaderi omzunda taşımaya çalışan insanın yüküydü.

O an sana:“Özge, annenden vazgeç…” dedim.Ama bu, sevgiden vazgeçmek değildi.Bu, müdahaleden vazgeçmekti.Kendini kaderin önüne koymaktan vazgeçmekti.Çünkü bazı kapılar, insan çırpındıkça kapanır; teslim oldukça açılır.

Sonra bana şöyle dedin:“Gülşah abla… Senin sözünle annemden vazgeçtim. Sonra kendimden de vazgeçtim…”

İşte o an anladım ki;Hakiki teslimiyet, insanın sadece sevdiklerini değil, kendi nefsini de Allah’a emanet edebilmesidir.Tasavvufta buna “tefvîz” derler; işi bütünüyle Hakk’a bırakmak…Çünkü kul bazen duayı eder ama hâlâ neticeyi kendi eliyle tutmaya çalışır.Oysa teslimiyet; neticeyi de Rabbine bırakabilmektir.

Mevlânâ der ki:“Teslimiyet, aklın sustuğu yerde kalbin secdeye varmasıdır.”

Ve İbnü’l-Arabî’nin dediği gibi:“Kul, aczini bildiği kadar Allah’a yaklaşır.”

Senin bu imtihanında gördüğüm şey tam da buydu Özge…Sabır değil sadece; sabrın içindeki rıza…Gözyaşı değil sadece; gözyaşının içindeki tevekkül…Beklemek değil sadece; beklerken kalbi Hakk’a yaslamak…

Bana öyle geliyor ki, insan bazen en büyük duayı kelimelerle değil, kırılışıyla eder.Ve Cenâb-ı Hak, bazı kullarını yara ile terbiye eder.Çünkü kırılan yerden nur sızar.Çünkü insan, en çok secde hâlindeyken tamamlanır.

Şimdi biliyorum ki senin bu yolculuğun yalnızca annen için verilmiş bir mücadele değil; aynı zamanda ruhunun tekâmül yolculuğu…Bir annenin başucunda beklerken, aslında kendi kalbinin derinliklerine yürüdün sen.Orada aczi gördün.Orada kudreti gördün.Orada “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” sırrını yaşadın.Yani:“Kulun hiçbir gücü ve kuvveti yoktur; bütün kudret Allah’a aittir.”

Ah Hatice Sultan ...Belki artık uyanma vaktidir.Özge çok bekledi.Dualar geceleri geçti.Secdeler gözyaşına karıştı.Bir evladın yüreği, sabırla imtihan edildi.

Şimdi rahmet kapılarının aralanma vakti…Çünkü bazen mucize, tam insan vazgeçtiğini sandığı anda gelir.Ve Allah, kulunun sabrını hiçbir zaman zayi etmez.

“Allah, kuluna kâfidir.”Bu sırra eren için korku azalır, yük hafifler, kalp sükûna kavuşur.

Ve anladım ki Özge…Bana teslimiyeti anlatan cümleler değilmiş.Senmişsin.Senin bekleyişinmiş.Senin aczinmiş.Senin “oluruna bıraktım” dediğin o sessiz anmış.

Çünkü hakiki teslimiyet;Çırpınan nefsin susması,Kalbin “Sen bilirsin Allah’ım…” diyebilmesidir.