Annelik üzerine yazılmış en eski, en derin metinler bile sana şunu söylemez belki:
Kendini unutma…
Çünkü annelik, bazen sessizce “ölü annelik”e dönüşür.
Kadın yaşar ama kendini erteler.
Güler ama içinden değil.
Vardır ama kendine yoktur.
Oysa annelik, bir yok oluş değil…
İçinde hiç susmayan bir duadır.
Her “acaba”nın içinde bir niyet,
her uykusuz gecede bir yakarış,
her bakışta görünmeyen bir koruyuş vardır.
Anne, farkında olmadan dua eder;
nefesiyle, kalbiyle, varlığıyla…
Ama bu dua, seni yok saymak için değil.
Seni de içine alarak çoğalmak için var.
İşte bu yüzden, şimdi kendine dön ve sessizce şunu hatırla:
Kendi yoluna şahit ol.
Çünkü sen sadece bir anne değilsin.
Sen, kendi hikâyesi olan bir kadınsın.
Bir zamanlar gökyüzüne bakıp hayal kuran,
bir türküde kendini bulan,
bir fincan kahvede dinlenen o hâlin… hâlâ senin içinde.
Anneliğin telaşı seni çağıracak,
kaygıları seni içine çekmek isteyecek.
Ama sen, o çağrının içinde bile bir adım geri durabilmelisin.
Kendine küçük kapılar açabilmelisin.
Güneşin doğuşunu izle mesela…
Hiç kimseye yetişmeden, sadece var olarak.
Bir kahveyi yudumla, acele etmeden.
Bir türküye bırak kendini…
Ve şunu kalbinin en derin yerine yaz:
Ne yaparsan yap, herkes kendi kaderini yaşayacak.
Sen onların sadece annesisin… hâşâ Rabbi değil.
Senin vazifen; sevmek, eşlik etmek, dua etmek…
Ama onların yolu, onların imtihanı, onların hakikati…
Unutma…
Çocuklar, senin ne söylediğinden çok
nasıl yaşadığına bakar.
Sen kendine şahit oldukça,
onlar da kendi varlıklarına şahit olmayı öğrenir.
Annelik bir duadır, evet…
Ama o duanın içinde kaybolmak değil,
o duayla birlikte çoğalmak gerekir.
Kendini unutma…
Çünkü sen kendini hatırladıkça,
anneliğin de hakikatine kavuşur.