Tıpkı pembe güllü, dallı bir tabak gibi… O tabak kırılır, parçalar altınla birleştirildiğinde, işte o zaman bir sanat olur.
Annelik de böyledir; kırılmadan tam anne olunmaz.
“İnsan, kırıldığı yerden yeniden anlam öğrenir.”
Ben de kendi hikâyemde, anne olurken kırıldım.
Ama o kırıkları inkâr etmedim; onlara şahit oldum, bu sayede daha güçlü yürüdüm.
Çünkü her kırık, insana daha derin bir fark ediş bırakır.
Yoksa insan, kaygıyla ve onay arayışıyla dolu bir günlüğe hapsolur.
İç sesi yerine dış dünyanın gürültüsünü yaşamaya başlar.
Bizim kuşak… evet, çoğu zaman bu onay arayışının içinde büyüdü.
Evlat olmayı, iyi olmayı, doğru görünmeyi bazen kendimizden önce koyduk.
Ama ben hep şunu biliyordum:
Annelik, onay istemez.
Annelik, zaten bir teslimiyettir.
Çocuklarım, yanınızdayım, ama ben her zaman kendi yolumu da hiç terk etmedim.
Çünkü o yol, bana hep rehberlik etti.
“Bir kadın hem annedir hem kendi yolunun yolcusu.”
Güneşin batışını izlemeyi, yıldızlara sessizce bakmayı,
bir türküde kendimi bulmayı, kuşların gökyüzündeki yolculuğunu izlemeyi, bulutlara mana vermeyi asla bırakmıyorum.
Çünkü insan bunları bırakınca sadece yorulmaz…
kendinden uzaklaşır.
Ve ben artık şunu biliyorum:
Annelik, kendi alanına sahip çıkmaktır.
Bu dengeyi koruduğumuzda,
hem çocuklarımızla daha derin bir bağ kurarız,
hem de kendi hikâyemizin içinde kaybolmadan yürürüz.
Ve belki de en hakikati şudur:
Bir kadın, kendini unutmadığında, annelik de hakikatini bulur.
Ve annelik, her zaman kalp çarpıntısıdır, daima bir duadır.
Ve ben, annelikten gurur duyuyorum, anne olduğum için sürekli şükrediyorum...