İnsan, insana şifadır; insan, insana yurt olur; insan, insana ocaktır. Lâkin, insan insana aynı zamanda yüktür, insan, insanı acıtır, insan insanı kırar. İşte burada itidal devreye giriyor: Bu, bir mizandır, bir terazi. Alanı daraltmak, kendi sınırını korumak ve orada kendi cevherini bulmak. Çünkü insan, herkesi içine almakla değil, dışarıdan azalarak, kendi alanında çoğaldığında büyür.
Ve insan şunu idrak eder: Her yakınlık bir davet değildir; bazı yakınlıklar bir sınavdır. Her söz hakikat değildir; bazı sözler sadece yankıdır. Samimiyet, saygıyı aşmamalı. Bazen fazla yakınlık, sınırı ihlal eder. İşte tam da bu noktada dışarıdan azalmak gerekir ki, kendinde çoğalabilesin. Çünkü itidal, seni kalabalığın karmaşasından çıkarır, kendi özüne ve hakikatine bağlar.
Bu, hayatın her alanında bir rehberdir. Kendini dışarıdan eksiltirken, içsel zenginliğini keşfedersin. Ve Carl Jung’un da dediği gibi: “Bilinçdışına bakmadıkça, o sana kader olarak gelir.”
Ve şimdi ben, Gülşah olarak, kendime dönüyorum: Edindiğim tecrübelerle, kurduğum tüm ilişkilerle ve insana verdiğim değerle, bazen fazlaca verdiğim değerle, itidal ilkesini sadece lisan ile değil, kalp ile de uyguladığımı hissettiğim bir dönemdeyim. Ve iyi ki de böyle bir dönemdeyim.