Bazı kelimeler vardır ki bir milleti ayakta tutar… Sadece mana taşımazlar; bir irfanı, bir edebi, bir gönül iklimini de taşırlar. Ve insan bazı kelimeleri kaybettiğinde, hakikatte biraz da kendini kaybeder.
Mesela ülfet… Ne latif kelimedir. Muhabbetten daha derin, ünsiyetten daha sıcak bir yakınlıktır. Gönüllerin birbirine ürkmeden meyletmesidir.
Şimdi dönüp asrın insanına nazar ediyorum… Kalabalıklar içinde derin bir tenhalık var. Konuşuyoruz amma işitmiyoruz. Bakıyoruz lakin göremiyoruz. Çünkü bazı hasletleri unuttuk biz…
Hatırşinaslığı unuttuk. Bir gönlün yükünü sezmeyi… Bir insanın sesindeki yorgunluğu fark etmeyi… Eskiden “hatır” vardı. Şimdi herkes yalnızca haklı olmanın peşinde.
Kadirşinaslığı unuttuk. Bir fincan kahvenin, bir duanın, dara düştüğünde omza bırakılan bir elin kıymetini bilmeyi unuttuk.
Sanki insanın hatırı da zamana yenik düştü. Bir gün evvel iyiliğin değmişse kıymetlisin, amma vakit geçince herkes birbirine yabancı.
Hâlbuki vefa; yalnız bugünün hesabıyla ölçmek değildir insanı. Bir vakit karanlığına kandil olanı, sessizce omzunda duranları, yokluğunda dahi hayrını isteyenleri unutmamaktır.
Hal böyle olunca hem insanın hem nimetin bereketi çekildi hayatımızdan.
Sonra bize daima “birey olmayı” telkin ettiler. “Sınır çiz.” “Hayır de.” “Kendini merkeze koy.” dediler.
Elhak, insan şahsiyet sahibi olmalı. Kendini muhafaza etmeli. Lakin mesele yalnızca birey olmak değildir. Mesele, birey olurken hangi kıymetleri yitirdiğimizdir.
Zira bireylik insanı Hak’ka götürüyorsa hikmettir. Amma insanı kibre, nobranlığa ve kimseye tahammül edemeyen bir gurbet hâline sürüklüyorsa; orada irfan değil, enaniyet vardır.
Biz “kendin ol” sözünü işittik amma “gönül yap” nasihatini unuttuk.
Hâlbuki bizim medeniyetimiz istişare medeniyetiydi. Bizde insan, insana emanet edilirdi. Bir yaşlının duası, bir dostun hatırı, bir garibin gönlü aziz bilinirdi.
İnsan bugün ne kadar kuvvetli görünse de, vaktiyle bir gönlün kapısını çalmıştır. Bir zaman “iyi ki varsın” dediği bir omza yaslanmıştır. Karanlığında birinin duasıyla ferahlık bulmuştur.
İşte vefa biraz da bunu unutmamaktır. Çünkü vefa, yalnız bugün sana yapılan değildir. Bir insanın sana karşı taşıdığı niyetin bütünüdür. Düştüğünde seni kaldırmak istemesidir. Yokluğunda dahi kötülüğünü murat etmemesidir.
Bir vakit karanlığına kandil olmuş bir insanı, tek bir kırgınlıkla silip atmamak… İşte biraz da budur vefa.
Eğer insan yalnızlıkla kâmil olsaydı, cennet dahi tek kişilik yaratılırdı.
Ben kalabalıklardan çekildiğimde insanlardan nefret etmeyi öğrenmedim. Bilakis daha az kırmayı öğrendim. Yalnızlık bana kibri değil, acziyeti talim etti. Ve insan bazen en çok kendi sükûtunda Rabbine yaklaşır.
Abdülkadir Geylânî ne güzel buyurur: “Halk içinde işin bittiğinde Hak ile ol.”
Belki de biz yalnızlığı yanlış anladık. Kimseye ihtiyaç duymamayı marifet zannettik. Hâlbuki insan; ülfetle derinleşir, hatırşinaslıkla letafet kazanır, kadirşinaslıkla kemale erer.
Şimdi idrak ediyorum… Biz birey olduk belki. Lakin keşke aynı zamanda gönül ehli kalabilseydik.
Çünkü insanı hakikatte insan eden şey; yalnız başına ayakta durabilmesi değil, bir başka gönülde hayırla yer edebilmesidir.