Bireylerde ve toplumlarda “Kimlik”i öne çıkaran en belirgin hususiyet, kullanılan lisandır. Her milletin kendine özgü bir dili, dilinin de kendince üstünlükleri mevcuttur. Milli Şuurca sağlam toplumlar, kendi lisanlarından taviz vermeden her alanda dilinin zenginliklerini kullanırlar. Türkçenin de diğer diller nazarında zenginliklerinin, faklı alanlardaki üstünlüklerinin, kullanım ve öğrenme sahasındaki kolaylıklarının olduğunu rahatlıkla dile getirebiliriz. Ancak son yıllarda popüler kültür etkisi ile süre gelen yeni tarz iletişim sürecinde ne yazık ki Türkçe’nin zenginliklerine rastlamak yerine katledilişine şahit olmaktayız. Bilerek ve dikkatle seçilen yabancı kelime ve anlamlı-anlamsız kısaltmalardan oluşan bir takım kalıplaşmış sözcük ve sözcük gruplarının günlük konuşma ve yazım diline kasıtlı aktarımına şahit olmak hiç de arzu edilmeyen bir durum. Özellikle günlük iletişimde yabancı dille karışık konuşmalara tevessül edilmesi, ortaya yarı Türkçe yarı İngilizce olan uydurma yeni bir dilin çıkarılması maalesef insanı bu alanda üzmekte. Çoğu insan özellikle de genç gruplar, bu konuşma tarzından oldukça keyif almakla beraber bu durumu kendilerince bir farkındalık göstergesi olarak görmekteler. Yine bu durum muhataplarına sorulduğunda; “Böyle konuşarak kendilerini daha havalı hissettiklerini” dile getirmekteler.
Hâlbuki bu durum “Ne havalı olmanın ne de kişiler arası farkındalık hâli oluşturmanın” bir tezahürü olmamakla birlikte başlı başına “Kimliksizliğin” en belirgin yansımasıdır. Milletleri millet yapan kimi değerler vardır. Bu değerler kapsamında her millet kendince bir hüviyete sahip olur ve neticede de uluslararası bir isimle nitelendirilir. “Türk Milleti” de Türk’e özgü vasıf ve özelliklere sahip olduğu, bu özellikleri taşıdığı ve yaşattığı için bu kimlikle anılmakta. Millet olarak neden Türk Milleti denildiğini, hangi vasıflara sahip olunması ve taşınılması sonucu bu değerli kimliğin kazanıldığını anlamak için basit yollu bir yabancı algısı ve gözüyle olaylara, durumlara bakmanın yeterli olacağı kanısındayım.
Günümüzde gençlik; istek ve hayallerine zahmetsizce, en basit ve kısa yoldan ulaşmak istemekte. Bundan dolayı da hareketleri oldukça fevri ve bazen de anlamsız olabilmektedir. Burada en büyük görev şüphesiz ki aileye ve eğitim kurumlarına düşmektedir. Bu da şu gerçekliği doğurmakta ki; geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin “Müslüman Türk” kimliği şemsiyesi altında doğru alanlara kanalize edilmeleri gerekmektedir. Çünkü günümüzün çok önemli sorunlarından biri olan kimlik bunalımını birçok gencimiz maalesef yaşamakta. Gençler; geçmişlerini, özlerini ve kültürlerini tam olarak tanıyamamaktalar. Özlerini tanıyamadıkları için de kendilerinin farkında değiller. Bu durum gençlerde kendilerini beğenmeme, değersiz hissetme duygularını beraberinde getiriyor. Gençler, içinde bulundukları ortama adeta ait olmadıklarını, kendilerinde “zorla tutuluyorlar” hissi oluştuğunu dile getirmekteler. Bulundukları ortama uyum aşamasında zorluk yaşayan gençlerde muhtemel kuşaklar arası çatışma da kaçınılmaz oluyor. Eskiden anlama, algılama, uygulama ve yaşam tarzı açısından baba ile oğul arasında hiç denecek kadar, dede ile torun arasında da çok az farklar ve mesafeler varken; bugün baba ile oğul arasında uçurumlar, dede ile torun arasında ise fezalar mevcuttur.
“Devamı Haftaya”