I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İngiltere, Fransa ve bunların sömürgeleri durumunda olan Avusturalya, Yeni Zelanda orduları ile Fransa’nın bazı Afrika sömürgeleri; 17 yıl savaştan başını kaldıramayan yorgun ve bitap düşmüş sözde “Yatağında yatan hasta adam” ile son kez savaşarak bu aziz vatanı çok kolay parçalayabileceklerini zannediyorlardı. Plana göre öncelikle Çanakkale geçilecek akabinde İstanbul alınacak ve Osmanlı Devleti nihayetinde İtilaf Devletleri arasında paylaşılacaktı.

Çanakkale cephesinde işgalciler; son teknolojik savaş silahlarına, araçlarına ve sayıca üstün askerlerine güveniyorlardı. Ayrıca Osmanlı’nın savaş alanlarında art arda yaşamış olduğu başarısızlıklar İtilaf Devletlerinin iştahını kabartıyordu. Ancak düşmanın fark edemediği ya da Osmanlı adına gelişen olumsuz süreçlerden dolayı dikkate almayı kayda değer görmediği bir ayrıntı vardı. O da; Türk milletinin tarih boyunca olduğu gibi şimdi de ve gelecekte de “Vatan Savunması” mevzu bahis olduğunda, şartlar ve imkânlar ne olursa olsun iman aşkıyla yediden yetmişe herkesin tek vücut olacağını ve inanmışlığın neticesinde ortaya çıkan o akıl almaz gücünü! İşte bu realite düşmanın aklının ucundan bile geçmiyordu.

Çanakkale Zaferi, tarihte eşine çok zor rastlanan zaferlerden biridir. Bu zaferle milletimizin makûs tarihi değişmiş, bu zaferden alınan cesaret Kurtuluş Savaşı’na öncülük etmiştir. Bu zaferle İtilaf Devletleri Çanakkale’nin geçilmez olduğunu anlamışlardır. Çanakkale Destanı, Türk milletinin en zayıf döneminde dahi işgale ve sömürüye geçit vermediğini ayrıca kendilerinin tabiriyle “kolay lokma” kolay olmadığını ispatlamıştır. Yine bu destan ile tarihin akışı tamamen değişmiştir.

Çanakkale, var olma ile yok olma mücadelesinin verildiği; imkânlarla imkânsızlıkların çarpıştığı yerdir. Çanakkale Türk milletinin sömürgeci güçlere boyun eğmediği, bir daha dönmemek uğruna gidenlerin zaferidir. Çanakkale, kınalı kuzuların şehadet şerbeti içmek için gözlerini dahi kırpmadan ateşe atıldıkları yerdir. Çanakkale, teknoloji ve asker gücünün karşısında; imanın, inancın, azmin ve bunları aynı anda yaşayan Türk’ün zaferidir. İşte bu iman gücü değil midir Seyit Onbaşı’ya 276 kiloluk mermiyi kaldırtıp savaş gemisini un ufak ettiren. Yine bu iman gücü değil midir metrekareye 6000 merminin düştüğü alana esaret zincirini boynuna takmamak için “Allah Allah” nidalarıyla milletimizi şehadete koşturan? Evet, milletimiz adına büyük bir övünç ve ilham kaynağı olarak tarihe geçen Çanakkale Zaferi; insanlığa nicelik değerlerinin çoğu zaman nitelikler karşısında önem arz etmediğini; hele hele inancın hâkim olduğu bir milletin önünde eriyip yok olduğunu ispatlamıştır. Düşmanın sayıca üstünlüğü, son teknolojik silahları ve savaş gemileri vb mükemmelliklerinin hepsi hikâye! Türk milletinin gücünün karşısında birer teneke yığınından farkları kalmamıştır.

Bu eşi görülmemiş zafer bizler için sadece yılın belirli dönemlerinde hatırlanması gereken aziz bir hatıra olarak kalmamalı; bununla birlikte devletimizin ve milletimizin geleceği için çok büyük bir ilham kaynağı olmalıdır. Çanakkale Zaferi, nesillere bütün ayrıntılarıyla bizzat yerinde anlatılmalı ve tabiri caizse yaşatılmadır. Bu sayede Türk çocuğu, tarihinden ilham ve güç alarak geleceğe daha sağlam adımlarla ilerleyebilmelidir. Çanakkale, birliğin, bütünlüğün, kardeşliğin yegâne adresidir. Çanakkale’de namus için, vatan için, hürriyet için, gelecek yarınlar için; Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i ne kadar insanımız var ise hepsi bu uğurda bir yumruk olup işgalcilerin tepesine binmiştir. “BİR” olabilmek adına, “BİZ” olabilmek adına, Çanakkale ruhunu anlamaya, anlatmaya, yaşamaya ve yaşatmaya mecburuz, muhtacız.

“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i.

Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni tarihe” desem sığmazsın.

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,

Sana aguşunu (kucağını) açmış, duruyor peygamber.”