Kıymetin yükü olur mu?
Evvelce bu suale şaşırırdım. Zira kıymet vermeyi daima bir nezaket, bir zarafet, bir gönül inceliği bilirdim. Lâkin ömür, insana kitaplardan öğrenemeyeceği hakikatleri öğretir. Meğer kıymetin de bir yükü, sevginin de bir mesuliyeti varmış.
İnsan, çoğu zaman karşısındakine kendi kalbinin penceresinden bakıyor. Kendi sadakatini ölçü kabul ediyor. Kendi vefasını mizan biliyor. Sonra da herkesin aynı yerden baktığını zannediyor.
İşte yanılgı burada başlıyor.
Zira herkes aynı derinlikte sevmiyor. Herkes aynı incelikte düşünmüyor. Herkes aynı hassasiyetle duymuyor.
Bir gönül vardır; bir bardak su ikramını ömür boyu unutmaz.
Bir gönül vardır; bir ömürlük emeği sıradan görür.
Mevlânâ'nın dediği gibi:
"Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır."
Yıllar içinde anladım ki insanın kırıldığı yerler, çoğu zaman sevmediği insanlar değildir. En derin yaralar, en çok kıymet verdiklerinden gelir. Çünkü beklenti, sevginin gölgesinde büyür. Beklenti büyüdükçe kırgınlık da büyür.
Bir insan kendine beş kıymet biçmişse, siz ona on kıymet verdiğinizde bu fark bazen ona rahmet olmaz. Bilakis ağır gelir. Çünkü insan ancak kendi iç dünyasının müsaade ettiği kadar sevgiyi kabul edebilir.
Fazla kıymet, kıymeti bilmeyende huzur değil, bazen bir ağırlık meydana getirir. Çünkü herkes kendisine verilen değeri taşıyabilecek gönül genişliğine sahip değildir.
Bu hakikati idrak ettiğim gün, insanlara değil kendime dönüp bakmaya başladım.
"Neden bu kadar kırıldım?" diye sordum.
"Neden bu kadar beklentiye girdim?"
"Neden gönlümü insanların terazisinde tarttım?"
İşte seyr-i sülûk burada başladı.
Tasavvuf, yalnızca bir yol değil; insanın kendi içine yaptığı uzun bir yolculuktur. Başkalarının kusurlarını saymayı bırakıp kendi nefsinin izini sürmesidir.
Çünkü insan bazen başkalarının hatalarına bakmaktan kendi eksiklerini göremez.
Bazen bir kırgınlık, yıllarca okunmuş bir kitaptan daha fazla şey öğretir.
Bazen bir vefasızlık, onlarca nasihatten daha tesirli olur.
Ve bazen bir yalnızlık, kalabalıkların veremediği hikmeti verir.
Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin,
"Halkla işin bitince Hakk'a yönel."
ikazı, belki de bu yüzden asırlardır gönüllerde yankılanır.
Çünkü insanın bütün yaraları insanlardan değildir; fakat birçok yarasının şifası Hak'tandır.
Öyle bir vakit gelir ki kişi, kendisini yoranın insanlar olmadığını fark eder. Onu yoran; beklentileri, kabulleri ve zihninde kurduğu manalardır.
O vakit gönül hafiflemeye başlar.
Artık herkesten aynı vefayı beklemez.
Herkesten aynı sevgiyi ummaz.
Herkese aynı mesafeden bakmaz.
Ve bilir ki her insan, kendi kabı kadar alır.
Kimisi bir damla muhabbetle doyar.
Kimisi deryaya düşse susuz kalır.
Belki de bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, öğretmek için gelirler.
Kimisi sabrı öğretir.
Kimisi mesafeyi.
Kimisi susmayı.
Kimisi ise kıymetin ehline verilmesi gerektiğini...
Bugün dönüp geriye baktığımda kaybettiklerime değil, öğrendiklerime şükrediyorum.
Çünkü anladım ki insanın asıl yolculuğu bir başkasına değil, kendi hakikatinedir.
Ve seyr-i sülûkün en sessiz menzilinde kulağa şu söz fısıldanır:
"Kıymeti ehline ver. Muhabbeti israf etme. Gönlünü ise yalnız Hak'ka emanet et."
Zira halkın nazarı değişir.
Halkın sevgisi eksilir.
Halkın vefası tükenir.
Lâkin Hakk'ın rahmeti eksilmez.
Ve insan, en nihayetinde kendisini değil; kalbini emanet ettiği yeri bulur.Bu versiyonun en güçlü tarafı, konuyu karşı taraftan çok insanın kendi tekâmül yolculuğuna bağlaması. Bence senin anlatmak istediğin duyguya daha yakın duruyor.