(13)
Aldı bakalım Mahmut, orada sazcı ustasına ne söyledi, sazcı ustası ne dinledi:
Saz direkleydi aldım indirdim
Indirdim de baş ucuma kondurdum
Ustam kâmil idim, kendim bildirdim
Ustam kerem eyle ben gider oldum
Usta;
-Ne olur bir daha söyle, dedi. -Söyleyelim usta, dedi.
Kadir Mevlâ m karıncasın kayırır
Şahin sarp kayada özün doyurur
Mevlâ’m bizi gözü yaşlı ayırır
Ustam kerem eyle ben gider oldum
-Tamam, dedi usta. Ben saza para almıyorum. Kılıfına da almayacağım. Şu adamlara beş-on kuruş kira parası ver. ne veriyorsan, kolundan ne kopuyorsa.
Mahmut, bir yol ustanın yüzüne baktı, bir yol çıraklara baktı. Çırak parası da yoktu.
Gökyüzünde bir kuş vardır nedendir
Kimse bilmez yediceği nedendir
Adem var ki halden bilmez nâdandır
Ustam kerem eyle ben gider oldum
Usta;
-Oğlum, halinden bilmedik de ne yaptık. Sazı bedava verdik. Kılıfını kendi¬miz yaptıracağız. Beş-on kuruş çırak parası dedik, tan ediyorsun. Onu da ben vereyim. Gel gidelim.
-Mahmud’u aldı, bir terzi dükkânına götürdü.
-Terzi baba!
-Buyur.
Bu çocuğun sazına bak, dedi. Bu sazı ben anamın sütü gibi bu çocuğa hediye ettim. Sazıma uyacak bir kumaş indireceksin, aynen sazıma uysun. Bu sazı ölç, biç, kes, dik bu çocuğa ver. Defterine hesabını yaz, gel benden parasını al.
-Peki, mademki istiyorsun dikeyim, dedi.
Terzi bir kumaş indirdi, o zamanın kumaşlarından. Saza ölçtü, kesti, biçiyor. Mahmut da sazı kucağına koydu, şöyle bir köşeye siperlendi, boynunu büktü. Ah çektikçe, gözünden dolu tanesi gibi yaşlar, çenesinden düğümlenip düğümlenip sazın üstüne tıpır tıpır düşüyordu. Terzi de kumaşı hem dikiyor hem de Mahmud’un yüzüne dönüp dönüp bakıyordu. Mahmud’un o zaman canı sıkıldı, ivdi.
-Ustam, neye o yana bu yana dönüp dönüp bakıyorsun. Benim işim acele. Şunu kuş gibi yap, dik, ver. Gideceğim ben yahu.
Usta dedi ki:
-Oğlum, kusura bakma. Yüzüne baktığımın sebebi şu: “Adam adama benzer.” derler. Fakat, bu kadar benzerlik de ben hiç görmedim. Onun için yüzüne bakıyorum.
-Kime benzetiyorsun beni, terzi?
-Sen, bizim Hurşit Bey’in oğlu küçük Mahmud’a ne kadar benziyorsun yahu.
Mahmut, o zaman öyle bir ah çekti ki, yine gözünden yaşlar aktı, sazın üstüne tıpır tıpır düştü. Yukarıya doğruldu.
-Ustam, dedi. Benzetmiyorsun. O görmüş olduğun önceki küçük Mahmut şimdi benim işte.
O zaman terzi ellerine sarıldı.
-Aman şehzadem, sana ne oldu? Neden bu derde giriftar oldun, dedi. Mahmut başından geçen serencamı terziye anlattı. -Mısır’a Nigâr Hanım’ı aramaya gidiyorum, dedi. Terzi;
-Dur oğlum, dedi. Biz senin babanın gününde, çok devranlar sürdük, çok gününü gördük. İnsanlar odur ki, iyiliğe iyilik yapsın ve kötülüğe de iyilik yapsın. Sen bu yırtık elbiseyle Mısır’a nasıl gideceksin? Sana bir kat elbise yapayım da bari babanın iyiliğini önlemiş olalım.
Bu, bir kat elbise yaptı. Öyleki, ayağının üstüne koysanız dik dururdu. O eski elbisesini de aldı. Öyle bir tamir etti ki, yeni haline getirdi. Mahmud’a dedi ki:
-Mahmut! Bu yeni elbisenle buradan çık. Bir tenha yere varınca yeni elbiseni çıkart, bohçaya çıkıla, eski elbiseni giy. Ta ki, sevdiğinin memleketini bulun¬caya kadar, eski elbisenle git. Sevdiğinin memleketini bulunca, eski elbiseni çıkart, bir yere at, yeni elbiseni giy, temiz temiz parlak olarak o şehre gir.
Mahmut da;
-Peki, sağ ol ustam, dedi.
Biraz azık-tozuk koydu terzi. Mahmut, elbiseyi giydi. O eski elbisesinin bohçasını eline aldı, azıkla beraber. Allahaısmarladık çekip terzinin yanından çıktı.
İki saat kadar yol aldıktan sonra, babasının pirden elmasını almış olduğu Cellatpınarı’nın başına geldi. Suyu görünce aç adam; “Şurada bir yemek yiyeyim.” dedi. Azığını oraya açtı, yemek için oturdu.
DEVAMI YARIN