Yüksel MENEKŞE Şahin, yazısında, ?´Anadolu´nun en eski yapılarından olan ve özel olarak Cuma namazı kılmak için şehrin merkezine inşa edilen ulu camiler, aynı zamanda bağımsızlık ve devlet olmanın da sembollerindendi. Çünkü burada görev yapan imam ve hatipler sultan veya padişahın o şehirdeki temsilcileri konumunda ve onun adına hutbe okuyan kimselerdi. Bu görevlilerin tayin ve atamaları sultan tarafından yapılır, atama beratlarında yani kararnamelerinde ? fermân-ı âli ve hatt-ı hümâyûn? ile tayin edildiği ve padişah adına hutbe okumaya, namaz kıldırmaya yetkili olduğu belirtilirdi. Görev yaptıkları şehir, köy ve mahallede hem devleti temsil ederler hem de sorumluluk sahibiydiler. Sivas Ulu Cami de Anadolu´nun en eski yapılarından biri olup Türklerin Sivas´ta yapmış oldukları ilk yapıdır. Sultan II. Kılıçarslan´ın oğlu Kutbeddin Melikşah´ın saltanat yıllarında (M. 1196?97) inşa edilmiş Ulu Cami, şehirde meydana gelen birçok olaya da şahitlik etmiş, âdetâ düşe kalka günümüze kadar gelmeyi başarabilmiş bir mabettir. Bunlardan en bilineni Timur´un 27 Ağustos 1400 tarihinde Sivas´ı işgal ederek taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmaması ve şehri baştanbaşa yağma etmesidir. Bu olaydan Ulu Cami de etkilenmiş, şehirde yapılan yağmada Cami kısmen yanmış ve bu yangında Cami´nin vakfiyesi ile birlikte birçok kitap ve belge de yok olmuştur. Yine 1402 Ankara Savaşı´ndan sonra Sivas´a hâkim olan Mezid Bey ile onu itâat altına almak isteyen Beyazıt Paşa arasında meydana gelen çarpışma esnasında sıkıştırılan Mezid Bey´in Ulu Cami´ye sığınması üzerine Beyazıt Paşa¸ caminin yıkılmasını emretmiş¸ Mezid Bey de minareye çıkarak mücadeleye devam etmek istemişse de minare ateşe verildiğinden teslim olmak zorunda kalmıştır. Bu olaydan sonra Cami hayır sahipleri tarafından yeniden tamir ve ihya ettirilmiştir. Ulu Cami, Sivas Valisi Lala Sinan Paşa tarafından 1525 yılında, yine Sivas Valisi Mahmut Paşa tarafından da 1597 tarihinde tekrar geniş bir tamir görmüştür. Sivas Valisi Zaralızâde Mehmet Paşa da cami avlusuna bir şadırvan yaptırmış, ancak son restorasyonda bu şadırvan kaldırılmak suretiyle günümüze kadar gelememiştir. Ulu Cami´de Bir Devrin Sonu Ulu Cami yüzyıllardır mütevelliler eliyle yönetilmekteydi. Mütevelliler cami görevlilerinin tayin-terfi ve gelir-gider işlerinin yanı sıra her türlü sorunlarıyla da ilgilenmekteydiler. Osmanlı´nın son Cumhuriyet´in ilk Sivas müftüsü olan Sarıhatipzâde Mehmed Abdurrauf Efendi, müftülük görevinin yanı sıra Cami-i kebir´in mütevellilik ve hatiplik görevlerini de birlikte yürütmekteydi. Sivas Kongresi´nin yapılması ve Cumhuriyet´in kurulmasında da büyük katkıları olan Abdurrauf Efendi, bu görevini vefat ettiği 31. 01. 1927 tarihine kadar devam ettirmiştir. Abdurrauf Efendi´nin vefatından sonra bu göreve istekli çıkmadığı gerekçesiyle atama yapılmaz ve mütevellilik ve hatiplik görevleri boşta kalır. Bunun üzerine Vakıflar İdare Meclisi tarafından alınan 28.02. 1944 tarih ve 137/134 sayılı karar ile Mütevelli ve Hatiplik görevlerinin on seneden fazla zamandır boş olması gerekçe gösterilerek cami mazbut vakıflar statüsüne alınır. Yüzyıllardır mütevellilik ve hatiplik görevlerinde bulunan Sarıhatipzadeler (SARISÖZENLER) ´den bu görevin alınması üzerine idaresiz ve sahipsiz kalan, tüm vakıf gelirlerine el konulan Ulu Cami, 1930´lu yıllardan itibaren bakımsızlık ve ilgisizlik nedeniyle hızlı bir yıkım sürecine girer. Cami´nin üzeri toprak örtü ile kaplı bulunmaktaydı. Cami vakfı tarafından ücret karşılığı görevlendirilen ve loğ çektiği için Loğkeş adıyla anılan görevli, Cami çatısını kaplayan toprak damı, yağmurlu ve karlı günlerde loğ taşı ile sıkıştırılmakta ve dolayısı ile yağmur ve kar sularının çatıya nüfuzuna engel olunmaktaydı. Vakıf gelirlerinin kesilmesi ve görevli tayin edilememesi sonucu toprak damın loğlanamaması ve dolayısı ile bakımsız kalması sonucu damdaki suyun alta inmesine ve zamanla tavan kirişlerinin çürümesine neden olur. Bu olumsuz şartlar içerisinde 1939 yılına kadar gelen cami, 27 Aralık 1939 tarihinde meydana gelen Erzincan depreminden de etkilenir ve caminin tavanı kısmen çöker. Cami´nin gelirlerinin kelimesiyle birlikte bakımsız kalmasına bu doğal olaylar da eklenince durum daha da vahim bir hal alır ve zamanla cami yok olma ile karşı karşıya getirir. Ulu Cami´den Askeri Depo´ya Uzun bir süre bakımsız kalan Ulu Cami´yi tamir ve restore etme düşüncesi yeterli kaynak ve tahsisat bulunamaması nedeniyle bir türlü gerçekleştirilemez. Dönem ekonomik olarak yokluk ve sıkıntılı bir dönemdir. Üstüne bir de II. Dünya Savaşı´nın tüm dünyayı kasıp kavuran kaos ortamı da eklenince bu felaketten Türkiye de etkilenir. Türkiye tarafsız kalarak, savaşa bulaşmadan bu büyük tehlikeyi atlatmanın yollarını arar. Ama bir taraftan da olası savaşa girme ihtimalini de göz önüne alarak hazırlıklar yapılır. İhtiyat kuvvetleri ve malzemeleri hazırlanır, lojistik tedbirler alınır. Ülkenin dört bir tarafında Camiler lojistik amaçlı olarak asker konaklama ve malzeme deposu haline getirilir. Bu çerçevede Ulu Cami de bundan nasibini alır ve askeri depo olarak kullanılmaya başlanır. Bu hususta Başbakanlığa gönderilen ve oradan da Vakıflar Umûm Müdürlüğü´ne havale edilen Milli Müdafaa Vekâleti Emâkin İnşaat Şube Müdürlüğü´nün 11 Haziran 1940 ve 1031 sayılı yazısında ? Sivas´da bir seferberlik vukuunda teşkil edilecek birlikler için mevcut anbar ve emâkin kâfi gelmeyeceği cihetle bizzarure mevcut cami ve buna mümasil binalardan istifade etmek mecburiyeti hâsıl olacaktır. Sivas´da mevcut camilerden en mühimmi ve mükemmel depo veya anbar ittihaz edilebilecek Ulu Cami vardır´´ Cami fiili olarak işgal edilir ve bir süre askeri depo olarak kullanılır. Nitekim Milli Eğitim Bakanı tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğü´ne yazılan 6.1.1948 tarih ve 4034/106 sayılı yazıda ?Sivas´ın en eski anıtlarından biri olan Ulu Camiin askerî işgal yüzünden harap olduğu ve tahliyeden beri Vakıflar Genel Müdürlüğü´nce onarılmadığı? belirtilmektedir. Askeri Depo´dan Selçuklu Müzesi´ne Vakıflar Genel Müdürlüğü´nün her seferinde tahsisat yetersizliğini gerekçe göstererek bir türlü tamirine yanaşmadığı Ulu Cami, bunun üzerine Bakanlar Kurulu´nun 9 Mart 1948 tarihli kararnamesiyle Devlet Müzesi yapılmak amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü´ne devredilir. Eski Eserler ve Müzeler Müdürlüğü, Müslümanların bu ulu mabedini Müze´ye tebdil edecek ve 750 senedir sürdürmekte olduğu ibadethane işlevini değiştirecek çalışmalara başlar. Yeni ismi Selçuk Müzesi olarak düşünülen Cami´nin restorasyon projeleri hazırlanır. Bu iş için de dönemin önemli mimarlarından Anıtlar Şubesi Müdürü Yüksek Mimar Ali Saim Ülgen Bey görevlendirilir. Ali Saim Bey, Sivas´a kadar gelerek Cami ile ilgili incelemeler yapar, tespitlerde bulunur, neler yapılması gerektiğini bir bir tespit eder. Ve Cami´nin Müze´ye dönüştürülmesi için 1.000000 liraya ihtiyaç duyulduğu hazırlanan bir raporla Eski Eser ve Müzeler Müdürlüğü´ne bildirilir. Cami-i Kebir´de yapılması düşünülen restorasyon ve Selçuk Müzesi oluşturma fikri yine tahsisat konusuna takılır, yeterli ödenek bulunamaz ve uygulama aşamasına geçilemeden harabe ve hazin bir ahval ile 1954 yılına kadar gelinir. 14 Mayıs 1950 yılında Demokrat Parti´nin iktidara gelmesiyle birlikte, tüm yurtta dini hayatta meydana gelen rahatlamayla birlikte, hayır sahipleri de yıllardır ihmal edilen ve el atılamayan hususlara el atarlar, yıkılan veya yıkılmaya yüz tutan dini yapıları yeniden ihya etmeye başlarlar. Sivas´ta da bu rahatlamadan faydalanılarak birçok imar ve ihya faaliyetine başlanılır. İşte bu imar ve ihya edilen yapılardan biri şehirde İslam´ın ilk mabedi ve sembolü olan Cami-i Kebir yani Ulu Cami olur. Bu hayırlı ihya hareketinin öncüsü olan İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak´ın girişimleri ile önce Bakanlar Kurulu Kararı ile Milli Eğitim Bakanlığına yapılan tahsis kaldırılır. Yeni bir kararname ile ?Sivas´taki Ulu Cami´nin Devlet Müzesi yapılmak üzere Milli Eğitim Vekaleti´ne tahsisine dair 9 Mart 1948 tarih ve 3/7149 sayılı karar´´ 20.01.1953 tarihinde iptal edilerek Cami tekrar Vakıflar İdaresi´ne ve dolayısı ile Diyanet İşleri Başkanlığına devredilmiştir. Merhum İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak´ın önderliğinde Şehirde başlatılan yardım seferberliği, halkın özverili gayretleri ve çalışmaları ile ihya faaliyetine başlanır. Ve âdeta Câmi yeniden yapılırcasına tamir ettirilerek 1955 yılında yeniden ibadete açılmasına muvaffak olunur´´





