Lisede edebiyat öğretmenim Hakkı MEZARARKALI’ya 

Geleceğimiz açık servis gibi binlerce çeşit yemek meyve ve tatlıyla dolu. Tercihimizi yapmak irademize kaldı. Bu dünyada iki tür adam vardır biri aksiyon adamları ikincisi herkes. Burada tercih iradeye değil, cesarete kalıyor.
Duyusal algıların yokluğu merhameti öldürdü ama cenaze namazına herkes katıldı. İnsanlığın çelişkisi burada başladı.
Azrail’den saklanabilen birini gördünüz mü? Dünyada bindiğimiz tren tek yönlü. Gidiş var, dönüş yok; sessiz gemi yani.
Yukarda bahis ettiğim tek tanrılı fakat her fertte olan farklı çok inanç sisteminin tek kurtarıcısı halen K. Marx olarak gözüküyor. Çünkü Marx’ı aşan bir toplum bilimci hatta teolog halen doğmadı. Dünya bilge yoksulluğu hatta kıtlığı çekiyor. Dijital yaratılacak olan K. Marx’ın bunu başarabileceğine inancım tam değil ama başka inanılacak alternatif yok gözüküyor.
İnsanlar olabildiğince tek başına yaşamaya ve bağımsız olmaya alıştıkça virüs sonrası sosyal siyasal ve iktisadi alanda da yaşamaya çalışacaklar diye düşünüyorum. Hiç kimse kendini bir başkasının ellerine bırakmayacak. Soğuk ve mesafeli bir nezaket günlerine hazırlıklı olmak gerekiyor gibi geliyor bana. Yeni yaşamın sıradan olguları bireyden topluma yaydıkça, yalnız insan sayısı gün be gün artacak sanki. Belki evler arabalar iyice küçülecek, ağaç evde yaşamak için ormanlara dağlara gidecek insanlar. Yaban hayatı yeni neslin hayat tarzı huzur kaynağı olacak gibi duruyor. Elbette şehirler olacak ama şehirler, iş, sağlık, eğitim için gidip gelinecek sosyal alanlar olacak. Yaşam alanı kazanç alanından uzağa taşınacak.
Saat 11:20 . Günlerden 25 Nisan cumartesi ve ben aylak aylak yataktayım halen. Sahura uyanamadım ama oruç tutmayı da deneyeceğim. Dün çok içim yandı çünkü.
Karantina, özgürlüğün elimizden alınması değil yaşama hayalimizin elimize verilmesidir. Hâlbuki cezaevi karantinası, özgürlüğünü kayıp edenin yaşama umudunu kayıp etmesidir. Cezaevinde onunda sadece hayali elinden alınamaz, tıpkı özgür olan insanlar gibi. Karantina günlerinde ruhsal huzursuzluk, sinirsel yıpranma insanın kendini tanımasına neden olduğunu kendimden biliyorum. Keşke herkes karantina günlerini efsanevi ve destan bir şekilde yazmış olsa. Ne güzel şeyler çıkar diye aklımdan geçirdim. Karantina günleri yazılmış olsaydı, fertler minyatür olmayan perspektifi olan yaşamı yorumlayacaklardı. Belki gündelik hayattan yıllar sonrasının hayalini yazacaklardı. Gerçek yaşam ölçütlerini belki kıracaklardı. Fakat dedim ya yazmak itiraftır, itiraf cesarettir. Hele birde kendini yazmak büyük cesarettir. Değişme içinde değişmemeyi, değişmeme için içinde değişmeyi belki anlatacaklardı. Hey hat; susmak asaletti, bizde. Hey hat; söz gümüşse sükut altındı bizde. Niçin yazalım ki? Niçin konuşalım ki? Bir avuç altınımızı kime niçin kaptıralım ki? Öyle değil mi? Mehmet Akif bile ne demişti; Sükûnet büyük hedefli adamların nezaketidir. Yazarak kabamı olalım şimdi? Bir kaç karantina günlerinin yumurtaları kırılmadan gelecek için sahanda yumurta (omlet) yapılamaz. Lütfen kırın üzerinde oturduğunuz, günlük yumurtalarınızı. Korkmayın, otursanız da üzerinde kırsanız da civciv çıkmaz. Ama yazarsanız çok şey çıkar, diye ümit ediyorum.
İftar saatlerinde meczup ilahileri (şarkıları) değil Hüseyni ilahileri dinleyiniz. Örnek; bülbüller sazda güller niyazda. Belki ilk kez bu ramazan gösterişli yamyamlık ramazanı olmayacak. Buna sevineyim mi üzüleyim mi, bilemedim. Dilini bukalemun gibi kimse kullanamayacak, bu ramazanda.(Aklıma birden geldi; bu günler camdan uzaklara bakın, göz tembelliği rahatsızlığına yakalanmayın)
İçimizdeki ateşi gözlerimizdeki ışıltıyı söndürmeden yaşamalıyız.45 gündür ben bunu yapıyorum. Yaşayacak gibi okuyor, ölecekmiş gibi yazıyorum.
Karantina günlerinin bitmesi korana virüsünün bittiği anlamı çıkarılmamalıdır. O hep bizimle yaşayacak. O bize biz ona alışacağız. Hep birlikte ileriye doğru hayatımızda o olacak ve hayat devam edecek. Hatta ilacı da bulunsa aşısı da bulunsa o bizim ve bütün insanlığın artık gerçeği.
Su damlası gibi düşüyordu günler. Sonsuza dek karantinada olmayacağımdan o kadar eminim ki gelecek planları yapmaya başladım.
(Makale konusu; Türkiye’de Aydın Sorunun Sosyolojik Temellerinin Tarihi Arka Planı)
Millet, kültürel topluluğun ötesinde değerler toplayan, taşıyan ve aktaran aynı ırktan olan insanlar topluluğudur. Milli kültür ise işte bu insanların nesilden nesle, elden ele miras bıraktıkları değerler toplamıdır. Şayet bu değerler, “içtihat kapısı” kapandı diyerek güncelleştirilmezse, değerler stoku yapılmış olur ki bu, geri kalmışlığın sosyolojik tanımıdır. Buna ilaveten içtihat kapısı açıktır, “çalmadan gir” içeri denilirse bu, kültürel yozlaşma, kültürel çözülmeye yol açar. O zaman yapılması gereken nedir? Kontrollü ve denetimli kültürel içtihat kapısı aralamak ve değerleri adım adım zenginleştirerek güncelleştirmektir. Bu zenginleştirme bir modernleşme midir? Hayır, değildir. Zaten kültür modernleştirilemez, zenginleştirilir. İslam da böyle emreder; biz sizi ayrı ayrı yarattık ki birbirinizi tanıyıp, birbirinizden kültürel değerleri alasınız, derken bu husus kastedilmiştir. O halde kültür zenginleşmesiyle modernleşmeyi bir anlamamak gerekir. Bu durumda kültürün modernleşmesi ne demektir? Modernleşme denilince akla hemen batılılaşma mı gelmelidir? Batılılaşma Hristiyanlaşma anlamına gelir mi? Orta Asya’dan Batıya göçen Türkler, yolda İslam’ı bulup Şamanizm’den koparak modernleşmiş ve imparatorluk kurmuş ise, Anadolu Türk’leri de İslam’dan sıyrılıp Hristiyan olunca mı modernleşmiş olacaklar? Senelerdir Anadolu halkının aydınının sağcısı ve solcusunun tartıştığı nokta burasıdır. Milli değerlerini zenginleştirmeyi, güncelleştirmeyi başaramayan bir milleti köklü, radikal bir din değişimi mi modernleştirecek? Bu husus da ayrı bir araştırma konusu, yani Türk insanı değerlerini niçin zenginleştirme becerisine sahip değil? Bunun sosyopsikolojik nedenleri nelerdir? Önce bu iki konu çalışılmpalı, sonra zenginleştirmenin esas ve usullerine bakılmalıdır. Bu arada kültür zenginleşmesi nedir, modernizmden ayrılan veya benzer tarafları nelerdir soruları üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Tabii ki milli kültür problemini çözememiş toplumlar yukardaki sorulara cevap geliştiremezler. Önce milli kültürü çözmek gereği böylece çıkmış oluyor. Milli kültürü şovenizm veya faşizm gibi kavramlara hapsetmeden çözmenin daha geniş ve olumlu neticelere götüreceğine kaniyim. Bu anlamda ideolojik zırha bürünmeden bütün aydınlar ve halk “milli kültürün inşasının temellerini” topluca, birlikte atmalıdır.
Allah farkına vardığımız günahları affeder mi diye bir soru sordum kendime. Ve cevap verdim kendi kendime. Günahını bilen kendini, kendini bilen Allah’ı bilir. Allah da kendi ve günahını ve beni de bilen bir kulu affeder diye düşünüyorum. Tek sermayem inancım dedim ve bu konular beni aşar diye düşünerek sustum.
Batı Anadolu Türkleri için vaat edilmiş topraklar olmadığı halde batı için doğu vaat edilmiş toprak olarak kalmıştır. Vaat edilmiş toprak nedir ve kim vaat etmiştir? Batı, Anadolu insanı için vaat edilmiş toprak olmuş olsaydı, niçin vaat edilmiş olacaktı? İslam’ı yaymak için mi? Nizam-ı Alem için mi? 
Not; Hakkı Mezararkalı benim dönemim olan Zara’lı ülkücülere, Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” eserini ilk tavsiye eden ve okudan özetini çıkarttıran hocamızdır. Allah sağlık afiyet versin