Prof.Dr.Ahmet YÖRÜK beyefendiye ithaf olunur
Saat bilmem kaçta şiir gibi uyandım.. Çünkü şiir gibi uyudum... Sabah müziğini açtım; ben “bir küçük sevdalı kuştum, aklım ermedi çöllere düştüm.” Zeki Müren’den dinliyorum..Ve bitti. Şimdi, “Ben bir göçmen kızı gördüm Tuna boyundayı” dinliyorum... Şiir gibi olan sabahım müzik gibi oldu.Yataktan kalkmaya hiç niyetim yok.
Günlerce, haftalarca, aylarca ve yıllarca çok düşündüm.Yok Enflasyon, yok deflasyon, yok döviz kuru, yok Veblen’in gösterişli tüketimi, yok milli gelir, yok monopollü rekabet, yok Merkez Bankası, yok niceliksel büyüme yok niteliksel kalkınma nedir, ne değildir, şudur şu değildir diye. Sonra rakamlarla konuşmaya çalıştım hepsi yalan söyledi, hepsi kandırdı beni. Yoruldum, bittim.Bir çıkış yolu aradım. Dedim ki, bütün bu kavram ve rakamların gerçek sahibi “insanı” öğreneyim. Başladım “insan” okumaya.Peyami’ye baktım, bir ayağı sakat insan dolu;Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Kemal Tahir’e müracat ettim, insandan çok “Kurt Kanunu” geçerliydi, korktum ve kaçtım.Daha kimleri okumadım ki, insanı bulmak için;Nermi Uygur, Şükrü Erbaş, Cemil Meriç, Tarık Buğra, hatta kızı Ayşe Buğra, Nazım Hikmet, Nurettin Topçu, Şevket Süreyya, Necip Fazıl, Erol Güngör, Mustafa Özel, Mehmet Genç, Yahya Kemal, Mustafa Kutlu, daha sayamadığım aklıma gelmeyen onlarca kalem...Sonunda gençlik yıllarımdan beri her yıl kitaplarını okuduğum Ahmet Hamdi Tanpınar’da insan motiflerini incelemekte karar kıldım.İnsanın değerinin kalmadığı zaman- mekan terkibinde eşyanın kıymeti olur mu diye kendi kendime sordum. Eşya, emtia, ticari mal, değer, fiyatı.... İnsan, insan değeri, insan değerinin eşyaya yansıması, nitelikli insan, nitelikli kalkınma, vs.. vs.. kavramları derken, “Tanpınar Toplumu”nun veya “Rüya Toplumunun” temellerini ulaştım.Birde ne göreyim, kendime ulaşmışım.Ayna ve rüyalarımda ki yalan övgümden arındım.Kendim olmaya çalıştım. Sonra “kendi” olan “kendi varlığının şuuruna ulaşan” insanlardan oluşan bir toplum hayali kurmaya ve rüyasını görmeye başladım.Sonunda bu yazdıklarım çıktı ortaya. Bunlar ki Tanpınar’ın gölgesi, benim realitem oldu.Şimdi bu realiteden “Piyasa Toplumu” hayaline geçiş sürecine girdim.Her geçiş süreci dar bir boğazdan geçiş gibi azaplı olur. Azap ve ızdıraplarımın terkibi talih ve tesadüf sevinçiyle “dar boğazı” doldurmak artık yeni yolun yeni yolcularının işi.Yani okuyucu gençlerin.
Birazda iktisat felsefesi yapalım yada Piyasa diyalektiği;İktisat teorisyenleri piyasayı tarife çalıştı.Siyasi, mantıki düsturlarıyla bir yığın tarifler ortaya koydular.Sonunda piyasayı çoğu zaman bir denge veya ahenk çoğu zaman gece gibi siyah, karanlık, teessürülü bir kurum ve karanlık olduğu içinde dengeyi düzenleyen iki ayaklıların (aktörlerin) görünmeyen ellerinin manasız, müphem kudreti olduğuna karar verdiler.Aktörleri insanileştirmeden birey yapan tanımlar piyasanın çıplak kalmasına neden oldu.
Piyasa içinde birey olduğu sürece o hep canlı bir kurumdur ve bu nedenle insanlar ölsede piyasanın ölümünden bahis edilmez.Çünkü evrende insan varlığı oldukça piyasa ebedilik kazanır.Piyasa insanlar ölsede insanlarla ölümsüzleşir.
Piyasalarda özgürlük esastır.İnsanileşmiş bireyler piyasa hayatına hakim oldukça özgürleşir.Piyasa, insanın bireyselleştiği tarihin anlamlı kurumudur.İnsan piyasa kurumuyla bütünleşir veya yürürse birey olur.İnsanlık haşre kadar nasıl var olacaksa piyasalarda ona bağlı olarak ebedi kalacaktır.Kaderinin acziyetinden kurtulan ve piyasayla kendini bulan insan, bireyselleşmiş birey statüsüne sıçrar.Piyasa sayesinden hiçlikten kendini kurtaran birey yeni bir şekle bürünmüş olur.Piyasa onu ölüm gerçeğinden uzaklaştırır ve hayatına başka bir şekilde devam ettirir.Başka şekil denilince akla insanileşmiş iktisadi eşya gelmelidir.
Sabah oldu...Saat..06.09.Kafamın içi karma karışık.Bakalım sonuçta ne çıkar. Haydi yazmaya başlayalım.
İnsan avına gider gibi giyinmişti bu gün hayvanlar.Sarp keçi yolundan kaya oyuklarından düşmeden geçerek gidiyorlardı.Güneş yeni doğmak üzereydi. Guguk kuşu öterek sanki onlara yol gösteriyordu.Taş, ve topraklar, avcıların ayaklarından onlar bastıkça sökülüyordu.En önde bir ayı vardı ki, gözlerini kan bürümüştü sanki, koyu kırmızıydı.Tıpkı önde yürüyen eşkiya başı gibiydi. Belli ki onun acısı arkasındaki hayvanların acısından büyüktü.Dağlardan indinler, yarlardan geçtiler, selleri, ırmakları aştılar fakat bir türlü içlerinde biriken kin ve intikam duygusunu aşamadılar.Ormanlarda, dağlarda hep konuşulacak bir kahramanlık destanı yazacak gibi görünüyorlardı. Yürüyüşlerinden besbelliydi.Uyuşuk gecenin sabahında, ne bir horoz ne bir köpek sesi vardı. Sanki onlar olacakları önceden duymuş, korkmuş ve kümeslerine kulübelerine sinmişlerdi.
Önde koca ayı arkasında çeşit çeşit hayvandan oluşan bir ordu, küçük değil büyük bir sürü dağın eteğine kadar indiler ve o koca ayı dönüp arkasına bakınca halen tepede inmeye çalışanları gördü. Bu bir kesin inançlıların hareketi, bu bir kitle hareketine benziyordu. Yıllarca içlerinde sorguladıklarının birikimi davranışa, eyleme dönüşmüştü bugün. Hayvan toplumunun sürü eylemi olurdu ama bunlar öyle kendilerinden eminlerdi ki, eylemlerini bilinç eylemine dönüştürmüşlerdi, sanki.Düz ovaya inen hayvanlar topluluğu, bir süre durdular ve birbirleriyle sessiz sessiz bakındılar, sonra koca ayının narasıyla yürümeye devam ettiler.Koca ayının sesi, boyu kadar yüksek, vücudu kadar iriydi. Onun sesiyle ağaç dalları titredi.Yol boyu katılacak hayvanlarıda düşününce, hayvan topluluğunun sayısını düşünmek bile akıllara ziyandı. Nuh’un gemisi görse korkusundan okyanusun dibine çökerdi, bunları nasıl taşıyacağım diye.Ovayı hayvan horultuları sarmıştı ve rüzgar bile susmuş, bir çınar’ın arkasına sinmişti.Hayvan seli uğultuyla gideceği yeri biliyor gibi gidiyordu. Koca ayı önde kan ter içinde kalmış, güneş başına dik dik vurdukça daha hırslanıyor daha gözü kara yürüyordu. Arkasındakiler karın tokluğuna değil aç açına takılmışlardı koca ayının peşine.Yüzlerinde mavimsi bir ölüm matemi vardı. Kolay değil binlerce insanı avlamak.Belliydi ne yapacakları ve nereye gidecekleri.Gökyüzündeki hayvanların lideri kendini gökyüzünün sahibi ilan etmiş ve kanatlarını vakurla açıp kapatıyordu. Derken karadaki hayvanların lideri koca ayı son derece garip haykırdı. Bu haykırmaya “Beyaz Kartal” öterek cevap verdi. Eski soğuk savaş günlerini bu günlerde buzul savaşına dönmüş olmasına rağmen Kaf dağında buluştular ve toplumların yeniden şekillenmesi için sermaye savaşını başlattıklarını ilan ettiler.Fakat başta ejderha olmak üzere unuttukları oniki hayvan vardı. On iki koca hayvan. Bütün yılın her ayına hükmettiklerine inanan on iki hayvan. Beyaz Kartal ve koca ayı on iki hayvanı gözardı ettiklerini dahi unuttular.
Hayvanlar bütün bir araziyi zapt etmişti.İmansız dinsizlerden hiç farkları yoktu.İnsan avına çıkma aklını nereden kimden aldılar bilinmez ki?Bütün toprakları istila bütün halkı esir alıyorlardı.Yalnızca bir kişi hayvan istilasına karşı duruyor, esir olmamak için biteviye savaşıyordu.Onun evi barkı haricinde ne ev kalmıştı ne bark. Halk ateş içinde evler yangın yeri olmuştu.O kıta kanaat etmiş hiç bir hayvanı avlamamıştı. Şimdi hayvan hücumuna karşı başı dik duruyordu.Avcılığın onları sefalete düşüreceğini yalnız halka o söylüyordu. Halk ise ona zavallı bir deli gözüyle bakıyorlardı.Halk hayvanların kıyımından sonra matemler içinde kalmıştı ve yalnız o onlara üzülmüştü. Koca ayı ve göklerin sahibi beyaz Kartal onun evinin önünden ve üstünden geçerken sıra sanada gelecek der gibi baktılar.
Buzul savaşçılarından koca ayı karadan karaya faiz füzesini, beyaz kartal gökyüzünden karaya dolar, ve S4 lerini gönderdi. Ve buzul savaş başladı. Ya ben ya sen. Ya sen bana rüku, ben sana kıyam. Ya ben sana rükü, sen bana kıyam edeceksin dediler. On ikiler uzak illerde kıs kıs gülüyordu. Bukalemun, keçi ve tilkinin nasıl bir oyun kurucu ve nasıl bir oyun bozucu olduklarını unutan koca ayı ve Kartal saldırmaya devam ettikçe asıl kendilerini vurduklarını hiç düşünmüyorlardı. Vur abalıya der gibi vurdular. Birden hayvanlar aleminin en sessizi hindi kas kas kabardı ve kabar kabar kel Fatma annen güzel sen çirkin müziği eşliğinde, “vur Bozkurt' um! ! . Vur tilkiye...Vur kurtulsun Türkiyem” diye uluyan Bozkurt çıktı kalabalığın arasından.Dik duran yalnız o. O uludu on ikiler Uzaktan tilki ve koca ayı yakından beyaz Kartal gözyüzünden dinledi. Kartal yukarıya yankılanan sesten ürkerken koca ayı para kovanın içine sığındı. Tilki ve Bukelemun kaçacak yer aradı.
Bu Perşembe gününde siyaset yaptık. Yazık oldu bana.. Üç Mayıs Türkçüler bayramını bu günden kutluyorum, kendimin ve bütün Türk Milliyetçilerin, bütün ülkücülerin.
Biz gizli saklı kuşku verici her kişi ve kurumdan kaçtık ve bu guruba sığındık. Saf ve temiz olduklarına inandığımız için.
İnşallah bu kederli ve dalgın günler bitecek. Önce gönlümüzde sonra Türkiye’de güneş doğacak.Vicdanımız rahat bizim.
Ablama gittim. Çorba ve salata alıp geldim. Göztepede trafik çok yoğundu. Tütüncü Mehmet Efendi cad. Resmen kilitlenmişti. Baharın geldiğini bu gün anladım. Hava çok güzel. İşi olan normal olarak çıkıyor, ben gibi. Gerçi benim ki on dakika bile sürmüyor hemen eve geliyorum.
Zaman içi boş bir kova. Onun nasıl ve ne şekilde dolduracağımı bir türlü karar veremiyorum. Zaman ve boşluk içinde herkes. Ramazanın uhrevi havasından mahrumuz.Güllaç bile yiyemeden bitecek mübarek ay. Anacağım ceviz içiyle doldurur sonra kızartır sonrada kestirmenin içene atardı. Erzurum kadayıf dolmasını o güllaçla yapardı. Ne güzel yerdim. Yemini billah tadını, dilim, beynim, gönlüm hisseti. Midem hissetmedi? Ne dersiniz tv kanallarında boy gösteren artist ilahiyatçılara sorayım mı? Güllaç mideme inmedi ama annemin yaptığı güllaçı dilim damağım hissetti, orucum bozuldu mu diye. Ne cevap verirler sizce? Zor bir teolojik soru. Tıpkı sakız çiğnemek orucu bozar mı gibi bir şey...Saat 17.00.. İlkindi namazımı abdestim varken kılayım.
Kamp isimli bir film izledim. Rus-Alman savaşı . Tavsiye ederim.
Ve gün akşam oldu. Taş plakta akşam oldu hüzünlendim ben yine...Müzeyyen abla, var ol.