Rahmetli Mesvat Zeki ve oğlu Taylan KAYA’ya ithaf olunur
Uykum var.Burnum akıyor.Grip mi olacağım ne. Yatağıma girdim. Uyandığımda
Sabah ezanı okunurdu.Sahurun tadı bu ezan. Zaten bir bardak süt bir haşlanmış yumurta değil ki, sahurun tadı; Saba makamından okunan,Ezan. Seccademin halvet odasına benzettiğim giyim yerime serdim. Kapısını kapattım. O karanlık. Seccademi görmeden kamet getirdim ve durdum namaza. Sonrası mı? Anlatamam ve tekrar yatağımın başında ki ışığı yaktım, elime cep telefonu aldım, notlar kısmını açıp yazmaya başladım. Her zamanki gibi.Ne mi yazacağım. Ah bir bilsem...Aklıma ne gelirse onu yazacağım. Ya Allah, ya Bismillah.Bu arada ter içindeyim. İnşallah hastalanmam. Ayaklarım ateş içinde sanki. Yorganımı üzerimden atsam mı, atmasam mı, bilemedim.Bu ateş içindeyken aklıma Üniversitem geldi. Gerçekten özledim. Başladım onu yazma.
Onuncu Köy:Üniversite
Azgın bir cahillik iradesiz bir hayalle birleşmişti.Bu yüzden köyü karanlığın kanatları sarmıştı.Zihni kapanmışların uğrak yeri olmuştu.Köylü bu karanlığın bir yangınla söneceğine inanmıştı ve onu bekliyordu.
“İlim kitaplarda ise irfan hayattadır” mucibinden uzakta olan bu köy neredeydi?Kitapsız ilimin olduğu okumadan alim olunduğu köy hangi köydür?Harap olmuş evler hüzün ve keder akan köy çeşmesi ve bahtını kayıp etmiş köy halkı.Köylü yabancılarıda sevmez hatta köy kahvesinde duvardaki çerçevede şu mısra yazılıydı; “el insanı azdırır”.Bu ne demekti? Köylü köye köyden olmayanın dahi gelmesini istemiyordu.Köye tesadüfen kim gelse buradaki dehşetli cehalete gülmez, hüzünlenir giderdi.Köy yeşillikler içinde çağıl çağıl akan bir ırmağın iki yakasına kurulmuş güzelliğin matemini içinde taşıdığı her halinde belli olan bir köydü. Sükun bulmaz acısı içine bir hazine gibi gizlenmişti. Köy dağlarına şu mısrayı kim yazmıştı kimse bilmiyordu; “gizli bir yaram var, durmadan kanar. Neresi bulupta silemiyorum “. O kadar ki köyü ikiye bölen ırmağın pırıltısında bile bir hazin kokusu var.Izdırap içinde yaşanmalarına rağmen bunun farkına varmayanların toplandığı mekan.Azap, acıdan acı, azaptan büyüktü burada.
Köyün insanı bütün bunlardan dolayı kayın ağacı gibi sert, katı, hissiz, duygusuz, hayalsiz ve zevksizdi. Köyde hiç bir evin önünde bahçe veya hiç bir evin içinde bir çiçek saksısı yoktu.O kadar ki ağaçların yaprakları bile dökülmüştü.Köylünün beti benzi soluk ruhları, sonbahar gazelleri gibiydi.Sanki köyde başsız vücudlar dolaşıyordu.”Yaşayan değişir” demişti Bilge kişi ama bu köy ölmüştü sanki nasıl değişecekti.Köyde mezarlığa ihtiyaç yoktu çünkü köy hepten mezar yeri olmuştu.
Evler virana bahçe duvarları korkuluk gibiydi.Evlerin pencereleri rutubetten çürümüş küflenmiş, duvarlarında yarıklar oluşmuştu.
Halen ter içindeyim. Eringezliyim tuttu.Kalkıp üzerimi değiştirmek istemedim. Uykumuda almışım galiba ki, gözlerimin kapanmaya hiç niyeti yok.Hiçde içimden gelmiyor ama yinede yazmaya çalışıyorum. Dedim ya evde kavga edeceğim veya seveceğim bir kişi var. O da kendim. Kelimeler kelimelerle kavga ederlen, severken veya sohbet ederken, veya kelimeler beynimde birbiriyle çarpışırken çıkardıkları sesleri “işte benim fikirlerim bunlar” diyerek yazmaya devam ettim.Saat mi; 05.27 oldu.
Köyde insanlar, hayvanlar, eşyalar ve evlerin her biri ayrı bir muammaydı.Köy bir rüya karanlığına bürünmüştü sanki.
Köy derin bir ızdırap içinde kıvranıyor fakat o kadar beyinleri uyuşmuş ki farkında bile değiller. Köyün bütün hayvanlarının avazlarında bile bir keder bir tiksinti vardı.Bu köyün köylülerinin rüyalarında kabus olması normal değil mi?Uyanık uyuyan diri olmalarına rağmen ölü gibi görünen insanlar topluluğu bu köy.Köy halkı hayvanlardan merhametsiz, tilkilerden bile şefkatsiz olmuştu.
Felaket rüzgarlarının bu köye ne zaman uğradığını bilen yoktu. Bu vesile köyün tarihinden hiç bir iz kalmamıştı.Köy felç olmuş, köy kötürüm olmuş.Köye bulutlar bile küsmüştü, sanki.Gamlı baykuşlar ötüyor kara kara kargalar kara haber getirmiş gibi gak gak diye bağırıyorlar fakat köylü bunlardan hiç rahatsızlık duymuyordu.Köyde mezarlıkta yatanlar köyde yaşayanlardan çoktu.Köy ve köylünün bir amacı kalmadığı gibi bir amacının kalmamasındanda oldukça memnun oldukları her hallerinden belliydi.
Güneş’in üzerine ışık salmadığı yok yok üzerine parıltısını göndermediği tek mekan bu köy mü acaba diye düşündüğüm çok olmuştu.Süslenmeyen kuaföre gitmeyen bir kadına her sabah duş almayan bir erkeğe benziyordu tıpkı, bu köy.
Köyde bir şey daha dikkatini çekmişti; bütün çocuklar hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Neden niçin ağlıyordu bu çocuklar halen bilinmezliğini koruyor.Köyde “ erdeme” giden bütün yolların kapalı olması hiçde garip değildi.Bu köyde bir gariplik daha vardı o da; geceleri yıldızların bulutların arkasına saklanmasıydı.Köyde ne biçilecek otlaklar ne çavdar tarlası vardı.Peygamber çiçeğinden vazgeçtik köylü papatyayı bile tanımıyordu.
Bu köy toplumun gerçeğinin özü olmuştu.Bu bir geçici değil kalıcı bir rüzgarın etkisiydi.Akıl-hesap-siyaset dışı olan bu köyü subjektif ve metafizik olgularla açıklanmaz nitelikte olması harabatiliğinin belirtisiydi.İdam sehpasında ipine aşık olan idam mahkumuna benzesede köyde bu vasıfları gösteren bir ibarede yoktu.
Bu köy bir masal değil bir dünya gerçeğidir.Toplumsal tarihin ilk deprem yeri olan bu köyün yeniden dengeye gelişinin zamanı bile meçhul. Bu yazının başlığını “Ölü bir köyden Notlar” koymayı düşündüm ve sonra Dostoyevsky’nin o meşhur kitabı aklına gelince vazgeçtim.
Hava çok güzel. Devlet iyi ki yasak getirdi. Yoksa her yer insan dolardı. Ben devlet başkanı olsam sıkıyönetim ilan ederdim.
Ömer Seyfettin’in hikayelerini elime aldım. Bu kimsesize kimse sahip çıkmamış. O kadar ki hastene odasında yapayalnız ölmüş ve yönetim kadavra yapmış. Hasta bakıcı kafasını gövdesinden ayırmış. O gün ziyaretine gelen en yakın arkadaşı durumu öğrenci üzülmüş ve cenazesini almış.Başını ise çöpten gidip bulmuş ve kesik başla defn işlemini arkadaşlık görevini yerine getirmiş. O an Ömer Seyfettin ilk okulda okuduğum Başımı Vermeyen Şehit hikayesi geldi. Rahmetli sanki kendini yazmış, başını vermemiş. İçim yandı. Birde bu durumda Mehmet Akif vardı. Onada sadece Asım isminde bir arkadaşı ölünceye kadar bakmıştı. Cenazesinin hikayesini zaten hepimiz biliyoruz. Dürüst vatanseverlerin hali bu. Üzüldüm. Bu kez ayaklarım değil, yüreğim ruhum yandı.Ellerimi açıp ikisine de Fatiha okuyup gönderdim. Haydi sizde yapınız. Dedem öğretmişti; her Fatiha’yı ahirete göçenlere ( başta Peygamberimize) hediye ederken dünyada kimsesi kalmayanlarınında ruhuna hediye etmeyi. Ne güzelmiş, dedelerimiz, babaannelerimiz, anneannelerimiz. Şu an üçününde yüzü gözümün önünde. Ruhları şad mekanları cennet olsun.
Cuma, Cuma ve Cuma namazı.. Esaret altındayım, altındayız, sanki. Vaazını beğenmediğim imamı bile özledim.Yorgun düşüncelerim ve solgun gönlüm.
“12 Yıllık Esaret” filmini izledim. Şiddetle tavsiye ederim.Kendi gölgesinden fazlasını verecek bir film.Kalbindeki akıl, aklındaki kalbinle izle ve uluslarası pencereden insanlığın tarihine bak. Medeniyetsizler medeniyet adına neler yapmışlar.
İşçi sınıfı muhtemelen yılın yorgunluğunu bu gün atacaklar. Kızıl meydan büyük bir ihtimalle bu gün boş ve yalnız. Taksim gibi. Virüs kapitalistleri soktun evede, emekçilerden ne istedin. Virüs konuştu ve dedi ki;”her insan aynıdır, eşittir benim için.Ne parasına ne puluna, ne dinine ne milliyetine bakarım. Elime düşme ey insan ve insan oğlu”.Bana bir Mayıs ne diye sorsalar derim ki, alçakça yapılan alçaltıcı yoksulluğa başkaldırma günüdür.