(3)
-Vezir!
-Buyur hükümdarım!
Usandım gayrı. Çok yetim öksüz sevindirdik ama yine de gönlüm mutmain olmadı. Ağzı dualı kulu bulamadık, dedi.
Döndüler geliyorlar, yavaş yavaş. Gençkahraman şehri civarında yüce cebel dağ vardı. O dağın dibinde güzel bir çeşme vardı. Oraya Cellatpınarı derlerdi. Bu Cellatpınarı’nın başına gittiler.
- Vezir!
- Buyur hükümdarım!
-Gel seninle şurada bir abdest alalım, öğle namazı kılalım. Bir de dua edelim de gidelim.
Orada abdest alıyorlar. Çimenliğin üstünde hükümdar iman oldu, vezir cemaat oldu. Orada öğle namazı kıldılar, dualarını ettiler. Ellerini yüzlerine çaldıklarında geriye döndüler ki, çeşmenin başında, azıklarının ve şal cübbelerinin yanında ihtiyar, ak sakallı, aynı şal cübbelerine bürünmüş bir adam oturuyordu. Tabi eşyaları orada olduğu için mecburen oraya gideceklerdi. İhtiyar ayağa kalktı, kıyam etti. Bunlar geldiler. Selam verince ihtiyar;
- Va aleykümselam Hurşit Bey, dedi. Gelip oturdular. Hurşit Bey:
- Merhaba derviş baba, hoş geldin.
- Merhaba Hurşit Bey, hoş bulduk.
- Derviş baba, sen beni bir bey olarak takdim ediyorsun, Hurşit Bey isminde bir adama benzetiyorsun. Her sözünde Hurşit Bey diye hitap ediyorsun. Fakat, ben senin bildiğin bir bey ve Hurşit Bey değilim. Ben de senin gibi bir dervişanım. İşte vaziyetimi görüyorsun.
- Yok bey yok. Ben senin Gençkahraman şehri hükümdarı Hurşit Bey olduğunu pekâlâ biliyorum. Yanındaki de kendi mahiyetin, vezirin, dedi.
O zaman Hurşit Bey, ihtiyarın şal cübbesinden yavaşça tuttu.
-Öyleyse benim derdimi de bilirsin. Ney benim derdim?
-Senin derdin, dünyada çocuğun yoktur. Bazan gazaba geliyorsun, millete zulmediyorsun, sonra da pişman oluyorsun. Bir ağzı dualı kul arıyorsun ki, bir
çocuk babası olasın. Dolandığının sebebi bu.
-Gitme derviş baba. Derdi bilen devasını verir. Benim derdimin sende devası vardır. Bana da bir derman yetiştir derviş baba.
- Evet, dedi. Senin derdinin devası bende var. Aradığın ağzı dualı benim. O zaman hükümdar elini cebine atıp cüzdanım çıkardı.
- İste ücretini derviş baba, dedi. Bana bir dua et. Dedi ki:
- Bey! Ben dua ediyorum ama, ücretle değil. -Ya?
-Benim İM şartım var, araya sürüyorum, kim kabul ederse ona bir dua ediyorum, kabul etmeyene etmiyorum. Sen de kabul ederden sana da dua edeyim. Kabul etmezsen sana da dua etmeyeceğim.
Hurşit Bey:
-Derviş baba, ben senin araya süreceğin şartlan bilmiyorum. Neyse şartlan söyle. İşime gelirse kabul ederim, işime gelmezse kabul etmem. Sen de gidersin, ben de giderim.
Dedi ki:
- Beyim! Şimdi ben sana bir elma vereceğim. Bu elmayı alıp götüreceksin. Akşamleyin hanım sultanla yatak odasına geldiğinde: elmayı tam ortasından keseceksin. Yarısın kendin yiyeceksin, yarısını da hanımın yiyecek. Hanım sultanla beraber kalacaksın. Cenab-ı Hak, bu elmanın şifasından sana ikiz olarak bir karında iki tane oğlan çocuğu ihsan edecek. Şartımın bir tanesi; ben gelmemiş çocukların ismi konulmayacak, isim zamanı gelince geleceğim, çocukların ismini ben koyacağım. Şartımın biri bu, kabul ediyor musun, etmiyor musun? dedi.
- Söz olsun derviş baba, dedi. Sen ne zaman gelirsen, o zamana kadar çocuklarıma isim koymayacağım. Sen gel çocukların ismi koy. Bana ikinci şartını da söyle, dedi.’’
- İkinci şartım da şu, dedi. Ben gelip de çocukların ismini koyunca, çocuğun biri sana, biri bana, Razı olursan elmamı veririm, dedi.
O zaman Hurşit Bey:
- Derviş baba, şurayı biraz sağlam konuşalım ki; sonra aramızda ihtilaf olmasın, dedi.
- Konuş neyi konuşuyorsan, dedi derviş.
- Çocuklar iki tane olursa, biri sana biri bana olsun. Ama bir olursa vermem. Sonra itiraz etme, dedi.
Derviş de:
-Peki Hurşit Bey. Çocuk iki olursa biri sana, biri bana. Bir olursa sen verme, ben de almam, dedi.
-Peki. DEVAMI YARIN