Ahmet ÖZDEMİR

Elbette Karacaoğlan’ın dünyasında “Ağgelin” var. “ahı, bedatı, bedduası, ilençi, inkisarı, intizarı, kargışı, laneti Ağgelin üzerine benim ki başka. Karacaoğlan bir şiirinde uzun uzun sayıp döküyor: “Bacasın üstünde baykuşlar ötsün. Kapısının önünde çalılar bitsin. Ocağın yansın. Daha derdim az desin.” Sonra “Kargış bilmem ki” diye ekliyor. Bir de bilseydi ne olurdu. Hele Ruhsati’nin oğlu Minhacî’nin eski eşine kargışı var ki, muhatabı dünyaya geldiğini pişman olur.

Ne artığı olduğunu bilemem. Diyor ki, “Atatürk kim oluyormuş. Öyle birine ata de ki; Peygamber övgüsü almış olsun. Öyle birine ata de ki, abdestsiz yere basmamış olsun…”

Vay serseri, vay budala vay!” desem, karşılık gelmez. Budala, kafaca, zekâca geri olan kimse, aptal kimse, diye tanımlanır. Türlü rahatsızlık, kalıtım, Allah vergisi özürlü olabilirisiniz. Ama, insanlıktan nasipsiz değillerdir. Ancak, ata demek için abdestsiz yere basmamış birini arayan nesebi gayri sahihlere her türlü bedduayı yapıp, sonunu duaya çevirmelisiniz: “Allah akıl, fikir, feraset, vicdan versin. Ve de ıslah etsin..”

Çoğu kez yazmış ve bir kıyaslama yapmışımdır: Mayıs ayının ikinci yarısı bana “19 Mayıs 1919 Atatürk’ün Samsun’a çıkışını, 29 Mayıs 1453 Fatih’in İstanbul’u fethini,” hatırlatır.

Fatih Sultan Mehmet; Dünya Tarihi’nde bir çağı kapayıp yepyeni bir çağ açan Türk’tü. Atatürk; bir dünya savaşı sonunda kurulan yeni dünyada, yoktan yepyeni bir Türk devletini var eden Koca Türk’tü.

İstanbul’un fethi, kuşkusuz dünyanın en büyük zaferiydi. Canı pahasına bir kurtuluşun adımını Samsun’da atarak kurtlar sofrasından yalnızca İstanbul’u değil, bir vatanı yeniden fethetmek, kurtardığı vatanın yönetimini ulusuna bırakmak, dünya döndükçe örnek alınacak zaferlerin en büyüğüydü.

19 Mayıs’tan, 29 Mayıs’a Atatürk’ten Fatih’e, ya da Fatih’ten Atatürk’e o kadar çok kesişme noktaları var ki..

Tarihe, İstanbul’un alınması Fatih’in en büyük başarısı olarak geçmişti. Bu olay, Büyük Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu yolunda yapılan önemli işlerin başlangıcıydı. Atatürk de kurtuluş zaferini kılıçla kazandı. Ancak o, bu zaferi asıl kazanılması gereken idari, ekonomi, eğitim ve sosyal zaferlerin bir başlangıcı olarak ilân etmişti.

Fatih, İstanbul’u alır almaz ilk işi yeni bir örgütlenme biçimi kurmak oldu. Rumları din işlerinde serbest bıraktı. Adıyla anılan caminin etrafında, zamanın üniversitesi sayılabilecek medreseler yaptırdı. Her yandan hocalar gelmesini teşvik etti. Maddi ve manevi her özveriyi gösterdi.

Atatürk de büyük bir teşkilatçıydı. Dünya harbinin enkaz halinde bıraktığı devletten yepyeni bir devlet çıkarmak için gereken unsurları topladı. Yeni bir gelecek için yeni bir yönetim aracı işlemeye başladı. Üniversiteler açtı. Yurt dışından bilim adamları davet etti. Çünkü geleceğin güvencesi, yetişecek olan gençler olacaktı.

Genç yaşta ikinci defa tahta geçen Fatih, kendini fikir ve siyaset açısından hazırlamıştı. Dünya tarihi hakkında bilgi sahibiydi. Özel hayatında ve konuşmalarında fikir adamı niteliklerini taşıyordu. İyi düşünüyor, danışıyor, tartışıyordu. Eleştiriye hoşgörü gösteriyordu.

Atatürk büyük bir siyasetçiydi. İyi bir talihi hak etmiş birçok milletin, hatta hesapsız akan kanlar pahasına kazanılmış zaferlere rağmen; dar görüşlü politikacılar tarafından nasıl felâkete sürüklendiklerini biliyordu.

Fatih bilginleri, sanatkârları korumak, onlara saygı göstermek açısından atalarından ileri gitmişti. İstanbul’a dünyanın dört bir yanından sanatkârlar toplamıştı.

Öte yandan Cumhuriyet kurulduktan sonra devrin bütün yazarları, sanatkârları Atatürk’ün etrafında, geniş ışıklı bir halka oluşturmuşlardı. Özetle ve mealen “Efendiler, Cumhurbaşkanı dahi olabilirsiniz, ancak sanatkâr olamazsınız” sözleri, Atatürk’ün sanatkârlara verdiği önemin bir anlatımıydı. Aydınlar ve sanatkârlar, Atatürk’ün devrimlerinin ulusça benimsenmesinde, uyandırmış olduğu efsanenin etkisinin yayılmasında büyük rol oynamışlardı.

Fatih, dönemin askerlik ve teknik ilimleriyle de ayrıca kişisel olarak ilgileniyor ve bundan zevk alıyordu. Adam tanımak, adam yetiştirmek işi ehline vermekte uyanıktı.

Atatürk, vatan savunması için silahı eline aldığı, emir ve komuta mevkiine geçtiği günden beri yenilmemiş bir askerdi. Bütün ülke yenilgiye düştüğü anlarda, o sürekli galip gelmenin sırrını bulmuştu. O bir yol göstericiydi. Yönetimde, politikada, sosyal hayatta, sanatta, zevkte en güzel kuralları koydu, gösterdi. O bir hatipti. Dilimizi ulusumuza tekrar kazandırdı.

Fatih’in din anlayışı tutuculuktan uzaktı. Din ve millet ayırmamış, bütün halkına aynı şefkat ve adaleti göstermişti. Türkler ve Müslümanlar tarafından büyük bir saygı ve hayranlıkla karşılandığı gibi, yönetiminde bulunan Hıristiyanların çoğu tarafından da aynı içtenlikle seviliyordu. Zekâsı, zarafeti, hatta kerametleri çeşitli fıkralarla anlatılıyordu.

Aynı özellikleri Atatürk’te de görmekteyiz. Atatürk’ün devrimlerinin en önemlilerinden biri din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve inanç özgürlüğüydü. Bir başka anlatımla Cumhuriyetin temel ilkesi laiklikti. Atatürk ırk, dil, din, mezhep ayrımı yapmaksızın “Ne mutlu Türküm diyene” demişti. Osmanlı tarihini iyi biliyordu.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: 19 Mayıs – 29 Mayıs kesişmesinde, Türkiye Cumhuriyeti’ne giden çizgi ile İstanbul’un fethine giden çizginin birleşmesi dışında, Fatih Sultan Mehmet ile Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün birçok yönlerinin de kesiştiğini saptamak mümkündü.