Ahmet ÖZDEMİR

Biliyordum Atatürk’ü, Atatürk devrimlerini, Cumhuriyet yönetimini sevenlerdendi. Ben de onu severdim. Yaşça benden büyüktü. Ama bir söz tekrarını sevmemiş ve anlam verememiştim. Zaman zaman aile sorunlarına ilişkin dertleşmek bağlamında anlatısının sonunda:

“Ah ülen Mustafa Kemal ah! Bir erkeği bir avrada muhtaç edip de gittin!” derdi. Elbette tek eşliliği ve kadın erkek eşitliğini anlatmak istiyordu. Gerçekten mi söylüyor, şakadan mı diye düşünmüşümdür. Çünkü çoğu kişiler, her şakanın altında bir gerçek yatar, derlerdi.

Perşembe günleri Tuzla’da Yayla pazarı kuruluyor. Eskiden eşimle çift pazar arabasıyla giderdik. Şimdi, bir Köroğlu, Ayvaz misali karı koca tek çantanın yarısını dolduramıyoruz. Pazar’dan ağır ağır evimize doğru gelirken arkada bir çiftin konuşması kulağıma geldi. Bayan:

“Biz de böyle olacağız,” dedi. Duymadığımı sanıyorlardı. Erkek sesi onu onayladı. Dönüp baktım. Duyduğumu anlayıp mahcup oldular. Bocalama tavırları sergilediler. İşi şakalaşmaya vurdum.

Zaten iki yıldan beri aldığım tedavinin sonucu artık yüzüm gerilmiyor, kaşım çatılmıyordu. Bunca yıl sözünü ettiğim, sevgi ve hoşgörü, iyimserlik yalnızca anlatımlarımın, konferanslarımın konusuydu. Yabancılara yalnızca talkın veriyordum.

Oysa şimdi herkesi seviyor, her şeye gülümsüyordum. Eşime, komşuya, arkadaşlara, çocuklara, daldaki çiçeğe, uçan martıya, penceremin önüne gelen kumruya; hasılı aldığım nefese gülümsüyordum.

Eskiden Ziya Osman Saba’nın şiirini basit bulurdum. Şimdi bir sevdim, bir sevdim ki anlatamam. Tam beni anlatıyor:

“Nefes almak, içten içe, derin derin,

Taze, ılık, serin,

Duymak havayı bağrında.

Nefes almak, her sabah uyanık.

Ağaran güne penceren açık.

Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.

Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.

Senin her yer: Caddeler, meydan, çarşı...

Kardeşim, nefes alıyorsun ya!

Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,

Ananın sütünü emer gibi,

Kana kana, doya doya...

Nefes almak, kolunda bir sevgili,

Kırlarda, bütün bir pazar tatili.

Bahar, yaz, kış.

Nefes almak, akşam, iş bitince,

Çoluk çocuğunla artık bütün gece,

Nefesin nefeslere karışmış.

Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,

Yanında karına uzatıp bir kolu,

Nefes almak.

O dolup boşalan göğse...

Uyumak, sevmek nefes nefese,

Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.

Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.

Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.

Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.

Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes...

Anlıyorum, birbirinden mukaddes,

Alıp verdiğim her nefes.”

Bir de Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinin finalinin çok çok uzaklarda olduğunu sanarak severdim. Şimdi de seviyorum. Dilimden düşürmüyorum:

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Evet şimdi de seviyorum ve dilimden düşürmüyorum. Ama bir farkla. Dileklerin hepsi başım gözüm üstüne, lakin şiirin finalinden de korkmuyor, şikayet etmiyorum. Gülümsüyorum.

Geçenlerde Sevgili İskender Özsoy, bizi Mercan’da Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübünun Lokaline götürdü. Güneşin batışını dudaklarımda, gözlerimde tebessüm ve anılarla sarmaş dolaş seyrettim. Fotoğraflarımızı sosyal medyada paylaştım.

Instagram’da kim olduğunu bilmediğim bir bayan, sanki ense tokat samimiyiz gibi iki kelime yazdı:

“Yanındaki kim?”

“Sana ne?” demek yerine tek kelime yanıt verdim:

“Eşim.”

Bir süre sonra karşılık verdi:

“Çok yıpranmış, sanki 90 yaşında bir kadın ama sen 25 yaşında bir erkeğe benziyorsun”

Belli ki şaka değil, mübalağa sanatıyla dalgasını geçiyordu. Bu kez başımı iki yana sallayarak tebessüm etmeyi sürdürdüm:

“Evet,” diye yazdım. “Eşim benim ve çocuklarımız, torunlarımız için saçını süpürge ederek çok yıprandı. İkimiz yaşıtız, hem çocukluk, hem yaşlılık arkadaşıyız.”

Eşime anlattım. Güldü geçti. Ancak, geçenlerde sağdan soldan konuşurken söz Tuzla’ya göç etmemize geldi.

“İyi güzel ama, çok uzak,” diye yakındım. Bir imkânın olsa geri taşınacağım. Eşim,

“Ben sevdim burayı,” dedi.

Hayret ettim. Acıbadem’deki komşularını özlediğini, ohları aradığını biliyordum. Gülümsedim:

“Nasıl olur,” diye sordum. Ciddi ciddi yanıtladı:

“Gerçekten,” dedi. “Burada bana kaldın. Evden kaçıp bir yerlere gidemiyorsun. Bensiz sokağa bile çıkamıyorsun.”

Önce şaka yaptığını sanarak, gülümsememi sırıtma düzeyine getirdim. Birkaç dakika sonra şaka değil, ciddi ciddi söylediğini anladım.

Eski halim olsa, çok rahat fitil alırdım. Giderek ses tonum yükselir, kendimi haklı çıkarmak için bastırdıkça bastırırdım:

Gazetecinin gecesi gündüzü, cumartesi pazarı, tatili olur mu, sorularına başlar, gazete dışındaki türlü kurum ve sivil toplum örgütlerindeki görevlerimi sıralar, kültür sanat hayatındaki başarılarımı hazmedemediğini, beni kıskandığını bağıra bağıra söylerken bıktım senden, bıktım senden sözlerini araya sıkıştırarak yavuz hırsız örneği baskın çıkmaya çalışırdım. Zavallı kadın sus pus olurdu. Ama elbette içine atardı. İşte bugün yerini zamanını denk düşürüp içinde birikenleri dökmüştü.

Ben, gözlerimin içindeki gülümsemeyi sürdürdüm. Yanağına bir buse kondurdum:

“Haklısın. Senden başka kimim var ki? Her zaman senindim,” dedim. Yarım porsiyon duygu ekledim:

“Ne anamız var ne babamız. Hem öksüz hem yetim çocuğuz,” dedim. Yalan değildi sözüm. İkimizin de anne ve babası bu dünyadan göçmüştü. Birbirimizin gözlerine baktık. İçimiz kan ağlasa da tebessüm ediyorduk.

İçimden “Ah!” diyordum: “Allah lütfedip bana pek çok güzellik, yetenek vermiş. Keşke birazıcık da ses verseydi ona ‘Bir tatlı tebessümün / Bin vuslata bedeldir,’ şarkısını söylerdim.” Eminim mutlu olurdu.