İleriye gelince, Mahmud’u tuttular, elini iplikle bağladılar.

-Bize belâ mısın sen? Sen bir adam şaşırmıyorsun da biz altı adam mı şaşırıyoruz? Bu bizim babamız. Biz babamıza ağlıyoruz. Bırak ağlayalım yahu. Sen şaşırmışsın dediler.

Mahmut aklından dedi ki: “Öyle ya altı adam şaşırmaz, bir adam şaşırabilir. Benim zaten aklım başımda yok. Zahir ben şaşırdım.” O yana bu yana gidip dolaştı. Yok, babasının mezarı oraydı. Yine gidip oraya geldi.

-Arkadaşlar! Siz yanlış ağlıyorsunuz, bu benim babam. Siz, babanız neredey­se bulun da orada ağlayın.

-Ulan git. Başımıza belâ olma. Bırakmıyorsun ki ölümüze ağlayalım.

Bunlar Mahmud’u geriye itelediler. Biraz ağlayıp mezarı eşiyorlar. Mahmut, geriye çekildi, bakıyor. Biraz bunlar ağlayıp eştikten sonra, Mahmut tahammül edemedi. “Bunlar şimdi olur ki, ölüyü dışarı çıkartırlar. Babamı görürsem tahammül edemem. Eştiler, epey eştiler, aşağı..” diye düşündü, ileri geldi.

-Durun arkadaşlar, dedi.

-Ne diyorsun delikanlı?

- Bu sizin neyiniz, bu ağladığınız?

-Babamız, dediler.

-Babanızın adı neydi?

-Hurşit Bey, dediler.

“Babamın benden başka oğlu varmış.” diye düşündü. Dedi ki:

-Arkadaşlar peki. Babasına ağlamayan evlat olmaz. Gelmişsiniz babanıza ağlıyorsunuz. Demek ki başka yerdeydiniz. Zaten Hurşit Bey’in mezarı da burası, iyi. Babanızın mezarını neye eşiyorsunuz? Bunun sebebi ne? Bunu bir anlayabilir miyim?

-Anla delikanlı, dediler. Bizim babamız zengin idi, hükümdar idi. Zengin­liğine hükümdarlığına güvenerek bize sanat Öğretmedi, bizi okutmadı. Şimdi babamız öldü. Bizim elimizde malımız yok. Sanatımız da yok ki ekmek parası kazanalım. Babamızı çıkartacağız ki, “Sen bizi neden okutmadın? Neden bize sanat öğretmedin?” ona soralım.

Öyle deyince Mahmut; “Şimdi bunlar babamı çıkartır, karşımda parçalarlarsa, benim deli olmam lâzım. Dünyanın malı dünyada kalır. Gel ki bunlar benim kardeşim.” dedi. ileriye geldi dedi ki:

-Arkadaşlar! Bu adam sizin babanızsa, benim de babam.

-Senin adın ne?

-Benim adım Mahmut.

-Vay Mahmut! Biz başka memleketteydik, başka hanımdan olmayız. Seni duyduk da göremedik. Demek ki, sen bizim kardeşimiz Mahmut’sun! Gel, hepi­miz bir ağlayalım, dediler.

-Babamızın mezarım eşmek yok ama, dedi Mahmut.

Öyle ağlıyordu ki, ussu geçinceye kadar. Ussu geçtikten sonra aklı başına geldi. Kalktılar, Mahmud’un yüzünü gözünü sildiler. Elbisesini çekmiş kopartmıştı, sağından solundan düğümlediler. Dedi ki:

-Arkadaşlar! Bunun malı sizde yoksa, bende daha çok var. Size de yeter bana da...

Aldı bunları kapının önüne geldi.

-Anne!

-Ne oğlum.

-Benim altı tane kardeşim var. Kocatan;

-Yavrum hükümdarlığı verdin. Servet bir yandan gidiyor, perişan oldun. Senin başka kardeşin yok. Bir kardeşin vardı, ihtiyar götürdü. Baban seni bulana kadar çok emek verdi. Vazgeç oğlum, böyle akılsız işlerden.

-Yok anne yok. Zaten bunlar öbür hanımdanmış babanım. Sen bunları çekemiyorsun, dedi. Buyurun kardeşlerim.

Kardeşleri hep buyurdular. Hurşit Bey’in malım ağır usul çekmeye başladılar. Babasını konuşup götürüp çekiyorlar. Cuma akşamı günleri mezara götürüyorlar, yanya bölüp alıyorlar. Kısa bir zamanda, her şeyi çekip götürdüler. Konaklar kaldı, konaklan sattılar. Babasının birkaç kıymetli eşyası vardı, onları da elinden aldılar. Anladılar ki, bunun daha bir tutarı kalmadı. Bir yandan birer ikişer kardeşleri (!) kaça gitti.

Mahmut, tek başına kaldı. Ağlıyor, feryat ediyor. Yine Nigâr Hanım’ın hayali gözünün önüne gelince, çekip elbiselerini cırıp cırıp atıyordu. Kocakarının evvelce malı vardı, tazesini veriyordu, şimdi malı da yoktur ki, tazesini giydirsin. Orasını burasını kazaklayıp sırtına verdi. Kısa bir zamanda öyle bir hale geldi ki, ayağı yalınayak, başı açık, vücudunun çoğu yara. Cariye hizmetçisi evi terk etti. Kocakarının hiçbir tutar tarafı kalmadı. Fakirin yüzüne kimseler bakmaz. O zaman da bunun yüzüne bakan olmadı. Sanırsınız ki, tef çalıp da sokaklarda dile­niyor. Bunu göre Mahmut, tahammül edemedi. Birgün acıktı eve geldi. Baktı ki annesi hamur yoğuruyor.

-Anne!

-Ne yavrum.