(14)
Zamanında konuştuk ki, pir Mahmud’un babasına elmayı verince; “Çocuklar ikiz olursa, biri sana biri bana” demişti. Çocuklar da ikiz oldu. Mahmut Hurşit Bey’e kaldı, Kamber’i pir götürmüştü. Pir Kamber’i götürüp Cellatpınarı’nın yan tarafında büyük bir ormanlık dağ vardı, orada bir pir-i fani arkadaşına geyik çobanı vermişti. Kamber, o dağda geyikleri güdüyordu, ön sene dolaşmış, üzerinde çaput denilen nesne kalmamış, çalılar yırtmış almış. Çıplak gezdiği için vücudu kıl getirmişti. Geyiklerin kimi yayılıyor, kimi yatmış gevişiyor. Kamber de kolunu kafasının allına yastık etmiş, uykuya dalmıştı. Uykusunun arasında kulağına bir ses geldi ki; “Kamber! Kardeşin Mahmut Cellatpınarı’nın başında. Mısır’a Nigâr Hanım’ın peşine gidiyor. Kalk sen de beraber git.” diye. Kamber gözünü açtı, o yana bu yana baktı, kimseyi göremedi. Dedi ki: “Herhalde hayalledik.” Geri yattı. Uyumamış ve gözünü yummamıştı. Aynı ses yine kulağına değdi. Doğruldu; “Cellatpınarı uzak bir yer değil ya gideyim de bir bakayım.” dedi. Dağdan aşağı indi. Öyle geliyordu ki, zaten çıplak, geze geze vücudu kıl getirmiş, dağ adamlarına, vahşilere dönmüştü. Dağdan aşağı inerken, Mahmut da pınarın başında ekmeği ağzına koymuş, gevmiş, daha yutmamıştı. Gördü ki dağdan aşağı bir kıllı canavar öyle geliyor ki... Bunu gören Mahmut, bunu da dağ adamı belledi. “Eyvah felek! Bu vahşi beni parçalayacak da beni sevdiğime hasret koyacak.” diye düşündü. Elbise çıkısını, ekmek çıkısını orada bıraktı, ağlayarak kaçtı. Kamber peşine düştü. Gücünün yettiği kadar hem koşuyor, hem bağırıyordu.
-Mahmut, kaçma. Ben senin kardeşin Kamber’im. Kardeş kardeşinden kaçmaz.
Fakat, Mahmud’un korkuyla kulağı kabarmış, vahşi nara atıyor belliyordu, var gücüyle kaçıyordu. O kaçtı Kamber koştu derken, geldi yetişti. Mahmud’u kucaklayıp bağrına bastı. Aldı çeşmenin basma getirdi.
-Mahmut, dedi. Ben senin kardeşin Kamber’im. Adam kardeşinden kaçar mı?
Kardeşi Kamber olduğunu duyan Mahmut, orada sevinip kollarını açıp iki hasret birbirlerine kavuştular. Allah cümle hasretleri kavuştursun. Orada sarılıp biraz dolaştıktan sonra, Kamber sordu.
-Mahmut, babam ne halde, âlemde? Annem ne yapıyor?
Mahmut dedi ki:
-Kardeş, babam öldü. Ben de annemin servetini kaybettim. Gayet fakir düştük. Akşamdan sabaha yiyecek hiçbir şeyi yok. Kaz damında kalıyor. Ben de şimdi Mısır’a Nigâr Hanım’ı aramaya gidiyorum.
Kamber dedi ki:
-Kardeş, ölene Allah rahmet etsin. Sağ kalan kocakarıya Cenab-ı Allah yardımcı olsun. Beni de sana arkadaş olarak verdiler. Ben de seninle beraber gideceğim, dedi.
-Öyle mi?
-Öyle.
Terzinin yamayıp tamir ettiği eski elbiseyi bohçadan çıkarttı, kardeşi Kamber’e giydirdi. İkisinin bir sazı var. Sazı omuzlarına vurdular, nerdesin Mısır şehri?.. Allahaısmarladığı çekip Cellatpınarı’nın başından ayrıldılar.
O zaman vesait yok, telefon, telgraf da yok. Şehirlerin nerede olduğu değil ya vilayetlerin nerede olduğu da belli değil. Kimse nerede olduğunu bilmiyor. Onun için bu iki şehzade altı sene dolaştılar. Mısır şehrinin nerede olduğuna bilip bulamıyorlardı. Bunlar dolaşadursun, biz haberi verelim Mısır şehrinden.
Pirlerin aşk badesini Mahmud’a verdiği günün aynı saatinde -onlar için uzak yol yoktur- Mısır’a gitmişlerdi. Mısır’da Esat Paşa’nın kızı Telli Nigâr Hanım kırk cariyesiyle has bahçesinde, eyvanının üstünde otururken gaflete dalmışken, pirler, Mahmud’a verdikleri aşk badesinin aynısını Nigâr Hanım’a da verdiler, iki parmağının arasından Nigâr Hanım’a da Mahmud’un şeklini şimalini gösterdilerdi. Nigâr Hanım da o günden itibaren buna âşık olmuştu. Koca bir paşa kızıydı. Babasının ismi Esat Paşa’ydı. Paşa kızı olduğu için derdini kimseye söyleyemedi. Kırk tane cariyesine de söyleyemedi, utandı. Âşıklar derdini dilden söylerken gezer dolaşır, senelerce bir şey olmaz. Aşk derdi, ateş derdidir. Nigâr Hanımın da içindeki ateş gittikçe büyüdü, tahammül edemeyip yatağa düştü. Babası Esat Paşa’ya kızı Nigâr Hanım’ın hasta olduğu haber olunca, ne kadar güvendiği doktorları varsa, kızının başına celb etti. Olmadık iğneler, olmadık ilaçlar. Asla iyi olmuyordu. Çünkü aşk derdiydi, başka hastalık değildi. Aşk derdinin de maşukası bulunmazsa zaten geçmezdi. Günlerce uğraştıysa da babası kızının hastalığına bir çare bulamadı.
Esat Paşa , birgün kalktı, kızının köşküne geldi. Fakat, Nigâr Hanım aşkın kendine verdiği şiddet dehşet ile onbeş-yirmi dakika baygın yatıyordu. Bazan da Mahmud’u hayallemek için gözlerini yumup dalıyordu. Babasının geldiği zaman yine dalmıştı. Babası geldi ki, yatağının içine bayılmış, kolları iki tarafa serilmiş, benzi geçmiş, saçlan yüzüne dökülmüş, kırk tane cariyesi yatağının etrafına top¬lanmışlar, alık alık yüzüne bakıyorlardı. Babası geldi, ağlayarak kızının baş tarafına oturdu. Nigâr Hanım’ın kafasını yastıktan alıp kucağına koydu. Alnınını ve saçlarını okşaya okşaya başucunda kendi kendine zarilenip dolukuyordu. Biraz sonra Nigâr Hanım gözlerini açtı ki, kafası, babasının kucağında. Yavaşça topar¬landı.
DEVAMI YARIN