(17)
-Emmi! Sen de biliyorsun. Herkes duydu ki, yeğeninin ismi bu şehirde yasak. Biz onu muhafız tayin olunduk. Kimseye söyletmemek için etrafı takip edip gidiyoruz. Bu adam kahveye oturmuş, sazını çıkartmış, “Nigâr ne halde?” deyip bağırıyor. Biz de paşanın emri üzerine huzura götürüyoruz.
Hasan Ağa bir düşündü. “Ben tahminimde yanılmamışım.” dedi aklından. “Bizim kız âşık. îşte maşukası da bu oğlan. İyi rastladın Hasan Ağa.” dedi. “Eğer rastlamasaydın, o zalim belki kafasını kestirirdi.” Hasan Ağa, geriye döndü, muhafızlara;
-Bu yeğenimin adını mı konuştu?
-Hem de bağırarak, dediler.
-Öyleyse, bu bizim şerefimizle oynamış. Siz bunları bana teslim edin, yeğenimin yanına götüreyim, etraflıca anlatayım. Öyle bir geberttireyim bunları ki, âleme ibret olsun da başka kimseler lisanına almasın, dedi.
Koca paşanın amcası... Muhafızlar;
-Peki amca, dediler, geri çekildiler. Hasan Ağa, bastonuyla bunların ikisini de önüne kattı. Muhafızlar gidip kaybolunca;
-Durun bakayım, dedi. İkisi de durdu.
-Oğlum, siz nerelisiniz?
-Biz, Gençkahraman şehrindeniz amca, dedi Kamber. Mahmut bakıyor.
-Buraya neye geldiniz?
Dedi ki:
-Amca! Bu benim kardeşim. Bunun adı Mahmut, benim adım Kamber. Bu kardeşim Mısır’da Esat Paşa namında bir adamın kızı Nigâr Hanım’a âşık olmuş. Biz onu arıyorduk. Mısır şehrini soruyorduk. Kardeşim kahvede türkü söylüyordu. Ne söylediğini bilemedim. Kardeşimi tuttular, bağladılar.
Götürüyorlardı, ben peşleri sıra gidiyordum, dedi. O zaman Hasan Ağa dedi ki:
-Oğlum, aradığınız Mısır şehri işte burası. O kız, sizin yüzünüzden yedi senedir hapis, dedi. Onun babası olan paşa çok zalimdir. Sizi ben şehri onun huzuruna götürüyorum. Eğer orada kızın adını konuşursan, dedi Mahmud’a, ben değil ya bütün dünya bir araya gelse seni paşanın elinden alamaz, kafanı kestirir. Yok eğer, kızın adını söylemezsem ben zaten ahd ü peyman ettim, -o paşanın amcasıyım- inşaallah birgün hesaba getireceğim yeğenimle seni birbirinize kavuşturacağım. Adım söylemezsen, şayet söylersen kurtaramam, dedi.
-Söylemem amca, dedi Mahmut.
-Söz mü?
-Söz, söylemem dedi.
-Çöz kardeşinin ellerini, dedi Kamber’e.
Kamber, Mahmud’un ellerini çözdü. Hasan Ağa önlerine düştü;
-Gelin bakalım peşim sıra, dedi.
Doğruca divana gittiler. Divanhaneden içeri girdiler. Hasan Ağa’nın tabi yeğeninin yanında kendine ait yeri vardı, geçip oraya oturdu.
Paşanın kırk tane âşığı vardı. Paşa gayet zalim idi, hışma gelirdi. Bu âşıklara bazan beyit söyletir, gönlünün gamını, hırsını alırdı. Onun için yanma kırk tane maaşlı âşık tutmuştu. Bir sırada oturuyorlar... Hasan Ağa yerine oturdu. Bunlar baktılar ki, âşıklar sırası o yanda, sazlar takılı oturuyorlar.
-İyi, demek ki, bizim yerimiz bu taraf, dediler.
İkisinin elinde bir saz var. Sazı duvara taktılar. Sazın altında sandalyelere oturdular. Bunlar o haldeyken, paşa amcasına gözünün yanı ile bakıp tebessüm etti. Amcası Hasan Ağa yukarı doğruldu.
-Paşam, neye gülümsedin?
-Neye gülümsemeyeyim amca? Yanınsıra şu yaşından sonra âşık gezdirmeye başadın da ona gülüyorum.
Hasan Ağa dedi ki:
-Paşam! yeğeninin kırk tane âşığı var. Amcasına da iki âşık düşer herhalde. Bunu bana kimse çok görmez.
Paşa dedi ki:
-Kimse çok görmez de, atalardan kalma bir söz vardır, sen bunu bilir misin?
-Neymiş, dedi Hasan Ağa,
- “Yaşı yetmiş olanın, aklı başından gitmiş.” derler. Sen şimdi öyle oldun, dedi
-Neye yeğenim, dedi Hasan Ağa.
-Neye olacak; sen bu çocukları aldın buraya getirdin. Benim burada kırk tane divan âşığım var, bak. Her biri de usta, dedi. Ben bunların maaşlarını veriyorum, beyit söyledikçe bahşişlerini veriyorum, ihsan ediyorum. Bu âşık işi, âşığın önünde durulmaz, âşığa dur denilmez. Şimdi birisi coşa gelir de çeker sazı kılıfından çıkartır, senin âşığına iki kelam söz sorar. Senin âşığının da bunların sorgusunu bilmesinin imkânı yok. O zaman âşık kanununca, sazı elinden alır da kafasına vurup parça parça kırarsa, sen mahcup olmaz mısın? Çocukları buraya getirdin ya... deyince Hasan Ağa dedi ki:
DEVAMI YARIN