(22)
-Ne demek İstiyeceğim yahu! Ben bunları sana ömrümün nihayetine kadar verdim. Sen sana bir gün vermiyor musun? Çocuklara altı saat izin ver, dedi. Önlerine adam kat. Gitsinler orada çalsınlar çağırsınlar. O çocuğun da gönlünün gamı dağılsın. Öteki elin çocukları da şad olsunlar.
Paşa baktı ki amcası haklı. Yukarıya doğruldu.
-Amca! Senin emrine üzerine âşıklara altı saat izin veriyorum, dedi. Ama altı dakika geçirirlerse geldikleri zaman kafalarını kestiririm, elimden alamazsın. Sonra önlerinde adama gelince, bunlar kendilerini bana her konuşmalarında Hak âşığı olarak gösteriyorlar. Onun için önlerine adam katmayacağım. Kendileri bulacak köşkü, sormadan. Sorarlarsa, duyarsam kafalarını kestiririm. Geri gelirken; “Nigâr’m yanından geliyoruz.” derlerse, yine kafalarım kestiririm. Ağanızın verdiği emri duydunuz, haydi bakalım, dedi âşıklara.
Bunlar öne gelip paşanın elini öptüler. Geriye döndüler, Hasan Ağa’nın elini öptüler, kapıdan çıktılar.
-Vay sağ olasm ihtiyar, dediler. Biz iki saatte tövbe gelemezdik. İyi, izini uzattık gayrı, bol bol muhabbet ederiz. Döner serbestçe de geri geliriz, dediler.
Mahmut, saz boynunda gidiyor, doğruca köşke varıyor. Kamber de peşi sıra. Geldiler köşkün sur kapısının önüne. Zaten, “Etrafı sur içinde, önünde bir kapı taktılar.” demiştik. O kapının önüne geldiler, paşanın kâğıdını gösterdiler. Kapıcı müsaade etti, kapıdan İçeri girdiler. Köşk ileride görüldü. Cariyeler yedi senedir orada hapisler. Canları sıkıldıkça, oraya elma ağaçlarından fidanlığa gitmişlerdi, elma ağaçlan da büyümüş yedi senelik olmuşlar, ilk barını vermişlerdi. Nigâr Hanım aklından diyordu ki; “Ağaçlar barını verdi. İnşaallah ben murat alacağım.” Ağaçlara bakıp bakıp duruyordu. Birgün ağacın birinden bir elma koparttırdı, kırmızı bir elma. “Zamanı gelirse, bu bana lâzım olur.” dedi. O yanında duruyordu zaten. Köşkünün penceresinin önüne oturmuş, kapıya doğru, kafasını avuçlarının içine almış, kendi kendine Mahmud’u hayalleyip duruyordu. Bir ara başını kaldırdı ki ne kaldırsın, pirin gösterdiği cemal elma ağaçlarının sırasına doğru geliyor. Bunu gören Nigâr Hanım’ın aklı başından gitti. Kafası döndü, gözleri karardı, dizleri titremeye başladı.
-Kızlar!...
-Buyur hanım.
-Kızlar beni tutun hele, bana bir hâl oldu.
Kızlar geldiler. Kimi kollarından tuttu, kimi belinden tuttu.
-Ne oldu hanım?
-Kızlar sırrın saklanacak yolları kalmadı. Beni babamın gözünden düşürüp de bu hücrelerde çürüten geliyor. Beni kayımca tutun bakayım.
Kızlar baktılar ki, elma ağaçlarının sırasına doğru iki delikanlı geliyor. Fakat, delikanlının bir tanesi o kadar güzel ki, adam bakınca hayran oluyor. Kamber çok çirkin idi. Zaten sözün başlangıcında da söylemiştik. Mahmut da o kadar güzeldi ki, olursa o kadar olsun. Kızlar dediler ki;
-Hanım, seni bu derde giriftar eden bunların hangisi? Mahmut, sağ taraf önde idi.
-Kızlar, sağ tarafta Öndeki. O zaman kızlar;
-Hanım, dediler. Senin bu aşkın yalan.
-Neye yalan olsun kızlar?
-Neye olacak; oğlanı biraz güzel gördün, gözün kaydı. Eğer gerçekten âşık oluyorsan, öteki çocuğa âşık olsaydın, fukara murat alaydı. Öbürünü kim olsa sever, dediler.
-Kızlar, kaderime o düştü, o olsa. o derdim.
-Yok hanım yok, dediler. O zaman Nigâr Hanım;
-Kızlar, beni üzmeyin, dedi. Geçen gün bir elma koparttırdım. O elmayı bana getirin bakayım.
Kızlar koşarak elmayı getirdiler. Hanım elmanın iki tarafım dişledi.
-Görün, dedi. Ben âşığımı deneyim, siz de görün.
Elmanın iki tarafını dişleyip de bunların geldiği yola doğru attı pencereden. Elma geldi, Mahmut’la Kamber’in altından geçti, elma ağacının dallarına karışıp bunların ikisinin önüne düştü. Kamber, dağdan inmiş adam. “Elma kurtlanmış da daldan düştü.” belledi. Tepeledi gidiyor. Mahmut, pir elinden badeli âşık. Maşukasının elinden çıkan elma gelip de önüne düşünce, ayaklan sanki İngiliz mıhı ile yere saplandı- Adım atıp da üstünden geçemiyordu. DEVAMI YARIN