Nihat
Sünbülî bir hava vardı sanki. Ihlamur ağaçlarının kokusu İstanbul’u sarmıştı yine ve yine yalnız bir adam aheste aheste bastonun ucuna basa basa yürüyordu. Adam belli ki İstanbul kadar yaşlıydı, İstanbul kadar ıhlamur kokuyordu. Kaç zamandır yürüyor bilinmez ki? Belli olan bir şey vardı; ihtiyarın gönlü üzüntülü, içi sıkıntılıydı. Yüzü bir Mezar taşı gibi soğuktu. Bayrampaşa çarşı meydanından geçerken bütün esnaf bütün kahve ona bakıyor ve iç çekiyor “Zavallı adam, günden güne eriyor” diyorlardı. İhtiyar başını yerden kaldırmadan yavaş yavaş ve bazen bir iki dakika dinlenerek yürüyordu. Onu gören Çarşı’nın köpeği Çomar bile yol açıyor, o bile acı acı ihtiyara bakıyordu. Dışı sakin içi feryat dolu çarşı meydanındaki ağacın gölgesine yorulunca oturur, sonra yine yoluna devam ederdi. Bu merasim her hafta perşembe günleri yapılırdı. Sivas’ta doğduğu söylenen Nihat, Balat’ta büyümüştü. Dedikoduya göre; ANNESİ Nihat’ı cami avlusuna bırakmış oradan da caminin imamı kimsesizler yurduna onu götürmüş ve on sekiz yaşına gelince yurttan çıkıp İstanbul’a gelmişti. Yetmiş yaşlarına merdiven dayamış bu ihtiyar çok garip olan hayatını ağacın gölgesinde kendi kendine konuşarak anlatırdı. İşte yine öyle yaptı ve hayatının bir yerinden anlatmaya başladı.
“Çocuk yetiştirme yurdundan kaçıp bir ekmek fırınında çalışmaya başladım. Hem fırında çalışıyor hem de orada yatıyordum. Günler haftalar çalıştım. Derken bir gün fırın sahibinin üniversitede okuyan oğlu lüks arabasıyla geldi. Babasından para alırken Nihat’a da arabamı yıka, dedi. Aynı yaşta iki çocuk biri tepede biri çukurda diye düşündü. O günden sonra Nihat’ın kafası gönlü karıştı. Gözleri gördükleri karşısında alev alev yanıyordu.
Sakin sakin duran muhakemesi büyük bir makine gibi harıl harıl çalışmaya başladı. Zihnine gelenlerle mücadele etmek için makineyi daha da hızlı çalıştırıyordu. Beyninde binlerce savaş topu patlıyordu. Bir tarafta çalma; diğer tarafta fırında un torbaları üzerinde uyuma vardı. Zengin olma hırsıyla; dürüst kalma arasında bir tahterevalli kurmuştu. Bazen biri bazen diğeri ağır basıyordu. Ar dünyasıyla kâr dünyası arasında kurulan köprü üzerinde sallanan Nihat, ya miskinler tekkesi fırında ya da bir konakta yaşamalısın, diyen bir ses duydu. Kulaklarını kapatsa da beyninde bir vehim çığlığı gibi bu ses duyuluyordu. Gece ve gündüz de artık karışmıştı. Nihat ne yapacağını şaşırmıştı. Babasının yani kendi parasını çalan haylaz bir oğul ve onu gören kimsesiz evsiz yurtsuz, fakat namuslu Nihat.
Açlık, kıtlık ve ölüm üçgeninde Nihat tokluk, bolluk ve ölüm çemberinde olan fırıncının hırsız oğlu. Nihat, kötülük, fenalık ve terbiyesizlikle dolu bir hayatla sakin, sade, mütevazi bir “sırat köprüsünü” aklı ve gönlü arasında inşa etmişti. Riyazi sükûtu bir hayatın duvarlarını yıkmak ve duvarsız sokaklara çıkmak arasında bocalamak Nihat’ı çok yormuştu. Beyni ve kalbi arasındaki bu savaşı kim kazanacaktı, bilinmez ki? Hayatı ikilem olmuştu. Çektiği cefa ve sürdüğü sefalar arasında iki ruhlu adam, Nihat. Ruhunun biri bedbaht; diğeri bahtiyar.
Nihat ömrünün son günlerinde cezaevinden çıktıktan sonra Bayrampaşa’ya yerleşmiş ve her perşembe aşık olduğundan değil aşktan korkan biri olarak tenha sokakları gezermiş, ücra kahvelere arada bir uğrayıp verirlerse bir çay içermiş. Ve dahası gel zaman git zaman parasızlığa, eski elbise giyinmeye alıştı ve artık onun için hayat yoksulca yaşamak olmuştu. Gezdiği her yer baldırı çıplaklar, ipten kurtulmuş suçlularla doluydu.
Nihat Çınar’ın altında bunları düşünürken, ilk kötülüğü yaptığı geceye daldı; patron gitmişti. El ayak fırından çekilmişti. Bedbaht ruhu karanlıkta dolanmaya başladı. Nihat onu gördü ve başını elinin arasına koydu. Kasadaki parayı al ve git buradan, bir daha gelme diyen bedbaht ruhu, Nihat’ın beynine ve kalbine hükmetmeye başlamıştı. Suç cinleri pompaladıkları vehimlerle işleyecekleri günahın günah olmadığını Nihat’a inandırmışlardı. Nihat’ın gel gitlerle dolan beyni ve gönlü hummalı bir ateşe dönüşmüştü. Ter içinde kalmış boncuk boncuk ter dökmeye başlamıştı. Çelişki yumağıyla kılıç oynamak ne zordur, bilirsin. Nihat, gecenin zindanında kalmış, konuşan ruhuna savaş açmak istiyor, fakat gücü yetmiyordu. Ruhu onu ezdikçe ezildi ve nihayet Nihat yenik düştü. Ayağa kalktı eşyalarını topladı ve para dolu kasaya doğru adım attı. Kasaya tam gelmişti ki, bedbaht ruhunun kasanın üzerinde ona sırıtarak baktığını gördü. Kasayı açmak için eğildiğinde bedbaht ruh üzerine çöktü ve ondan aldığı güçle kasayı açtı. Paraları çamaşır torbasının içine alelacele koydu ve kasayı kapatıp, merdivenlerden aşağı indi. Bedbaht ruhun yolunu aydınlattığına inanarak ümitle sokağa çıktı. Gün henüz aydınlanmamıştı. Sırtında torbasıyla arkasına bakmadan otobüs terminaline doğru yürüdü. Tam otobüs terminaline gelmişti ki, sabah ezanları minarelerden duyulmaya başladı. O an adımlarını hızlandırırken, bahtiyar ruh sanki ona minareden “ne yaptın, Nihat, ne yaptın” diyordu. Kulaklarını kapamak istese de beynini bu ses karıncalarken gönlü melankolik bir kırgınlığa düştü. Ezan bittiğinde bileti almış ve ardından ilk otobüsle İstanbul’a doğru yola çıkmıştı. Arkasında sadece SİVAS’ı değil bahtiyar ruhunu da bıraktığını sanarak uyumaya çalıştı. Uyandığında gün ışımış ve otobüs Akdağ Madeni’nde çay molası vermişti. Nihat arabadan inerken nasıl bir çukura indiğini hiç düşünmüyordu. Birden bahtiyar ruhun o nidasını duydu; “ne yaptın Nihat, ne yaptın”. Duymamaya çalışsa da anladı ki bahtiyar ruh düşündüğü gibi Sivas’ta kalmamış oda otobüsle buraya kadar gelmişti. Çayını yudumlarken lokantadaki yolculara göz gezdirdi. Hepsi birbirine yabancı, ama aynı yolun yolcularıydı. O an bahtiyar ruh küçük bir çocuğun omuzuna kondu ve döndü Nihat’a dedi ki; çocukken bu çocuk gibi çok saf ve temizdin. Nihat bahtiyar ruhun kendine iğrenir gibi bakmasından önce rahatsızlık duydu, ama bahtsız ruhu daha ağır basarak, bahtiyar ruhun önünü kapattı. Bahtiyar ruhunu kaybetmek üzereydi. Bahtsız ruhun tehlikeli felaketlerinin tehditi altında zaten fazla dayanamazdı. Otobüse tekrar bindiler. Lokantanın önünde biri Nihat’a el sallıyordu: Bahtiyar ruh! Koltuğuna oturdu. Nihat derin derin düşünceye dalmıştı. Böylece uyuyakaldı. Otobüs İstanbul terminaline geldiğinde uyandı. Torbasını aldı ve indi. Nereye gideceğini bilmeden vapura bindi. Vapurda uzun uzun bir denizin, bir gökyüzünün mavisine baktı. Yüreğinde acı bir önsezi de kalmamıştı. Bahtsız ruh o kadar Nihat’ı sarmıştı. DEVAM EDECEK