Mimari kişilik bildiren, bir büyük estetik idrak ürünü eserlerin restorasyonu, benim ülkemde daima şaibeli ve istismara açıktır. Bir yerde ister restore edilen bir tarihî eser, isterse yeni yapılan bir kamu binası olsun, daima işin ucunda rant vardır. İnşaat sektörü, rant ve spekülasyonun cirit attığı, yolsuz ve yanlış uygulamaların cirit attığı bir sektördür. Yeni inşaat alanı açılıyorsa belediyeler, eski eserlerle ilgili bir durum varsa vakıflar işin içindedir. İkisi iş birliğine girmişse; erkekliğin onda birine bile mahal kalmaz.
Tarihî eserler, restore edilmek istendiğinde, ?aslına sadakat? tartışması ayyuka çıkar. Teorik tartışmaların çoğunun, ne akla hizmet ettiği belli değildir. ?Bir eserin ihyası mı, taşların olduğu gibi muhafazası mı daha önemlidir?? sorusu, dalgalanmaya bırakılmıştır. Cesaretle cevap verilemeyişinin nedeni: Konuşmanın kolay, yapmanın zor oluşudur. Kemikleşmiş ve iş yapmamayı esas alan Vakıflar bürokrasisi, yaptıklarını büyük gösterirken; neyin yapılmadığını soracak liyakate sahip insan çıkmaz. Çıkan olursa ağzına sözünü teperler. Başından itibaren yalan, dolan hikâyesine dönen Gök Medrese hadisesi, Türkiye sathında restorasyon çıkmazına en iyi örnektir.
Bir devlet bakanlığı ve ona bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü´nün, tarihi eserler üzerinde en etkili kurum olması, kökten uca yanlıştır. Bunun için; evet, sırf bu konu için özel bir akademiye ihtiyaç vardır; çok ciddi ve cesur bir devlet kontrolü de şarttır. Benim teklifim bu keşmekeşliğin ortadan kalkması için, eski eserlerin doğrudan cumhurbaşkanlığına bağlanması, akademinin de dünya ölçeğinde bir saygınlığa sahip olmasıdır. Türkiye buna layıktır. Bir ucundan girerek, bir eylem haritası çıkarılarak kademe kademe tarihî eserler ihya edilmelidir.
Korumak ve ihya etmek ikisi de duruma göre ve belli ölçülerde gerekir. Korunması gereken, tek bir tane taş bile korunmalıdır ama yapı mutlaka ihya edilmelidir. Bir yapıya ait parçaların, mahallinde muhafazası yahut müzede sergilenmesi anlamlı değildir. Parçalardan hareketle bütün yeniden inşa edilir ve bu insanoğlunun yüzyıllarca yaptığı iştir. Basit bir evin duvarında bile restorasyon katmanları vardır. Tarihi binalar, mümkünse aynı işlevleriyle ihya edilmeli ve ?insan nefesi? içinden eksik olmamalıdır.
Gök Medrese ?restore? edilecek/edilen bir eserdir. Yapının ve malzemenin büyükçe bir bölümü elimizdedir, bir kısmı da yeniden üretilebilir. Ciddiyetsizlik ve denetimsizlik bu muhteşem eseri, bugünlere kadar süründürmüş ve sürüncemede bırakmıştır. Çifte Minareli Medrese ise kökten ?ihya? edilmelidir. Ana kapı ve minareler ayaktadır ve Selçuklu mimarisinin temel özelliği de ana kapılarda yatar. Bu medresenin kalan kısmının yeniden yapılmasına mani her hangi bir hal yoktur. Yapılırsa, şu halinden kesinlikle iyi olur. Binanın yeniden yapılması, gerçek anlamda giriş kapısını ve minareleri korumanın tek yoludur. Burada restorasyoncuların tartışması, iş yapmama bahanesi olarak karşımıza çıkar. Taksimdeki kışlanın yeniden ve temelden aynıyla inşası düşünülebiliyorsa, Çifte Minareli Medrese için de mani bir hâl yoktur.
Sivas tartışmaz ama şu günlerin en esaslı tartışmasının yıkılıp, yerine yenisi yapılması düşünülen ?Vakıflar İşhanı´dır. Bu bina çok eski bir bina değildir ve sağlam yapılmış bir binadır. Yerine yapılması düşünülen de üç aşağı beş yukarı benzer işleve sahip bir modern mimaridir. Efendim, bakanlık proje yarışması açmış, birincilik kazanan proje gerçekleştirilecekmiş. Bakanlık, nerden düşünmüş, nasıl karar vermiş, kime sormuş bunları bilemeyiz ama maliyetini tahmin edebiliyoruz. Bu bina yapılırken altından ırmak geçtiği için, çok zorluk çekilmiş; maliyetinin yüksekliğinden dolayı da müteahhit iflas etmiş. Bakanlık elbette bunu bilmez. Bence bu iş şaibelidir; yarışma ve proje, birilerine iş çıkarmanın kılıfı olabilir. İşin yoksa en az altı ay, müteahhit iflas ederse(!) senelerce sürecek bir inşaatla beraber, Dörtyol gibi işlek bir alanda şehir olarak perişanlık çek. Zaten çok rahat yaşıyoruz ve trafik çok rahat işliyor; üstüne de bu iyi gider.
Tarihi eseler, tabiat ve çevre ile birlikte anlamlıdır. Mevcut Vakıflar binası da dâhil, Tavra Deresi (Murdar Irmak) üzerine yapılan bütün binalar ve yollar tabiattan çalınmıştır ve usulsüzdür. Düşünecekseniz, bir derenin kurtulması ve yeniden ihya üzerine proje düşünün. Şimdi vakıflar binası yenilenir ve bu bir başlangıçtır; ardı sıra ırmak üzerindeki diğer ve bence ruhsatsız binalar gelir. Bu binanın yenilenmesi, olur da derenin üstü yeniden açılması ihtimali doğarsa, onu engellemenin ilk adımıdır. Bu binalar ruhsatsızdır, çünkü tabiattan izin alınmamıştır, en başta dereden izin alınmamıştır.
Özeti olmayacak konulara daldık. Bunlar, gazete köşesinde ve hayatı amatör olarak yaşayan biri tarafından dile getirildiği için üzgünüm. Daha ciddi mahfilleri yok çünkü bu şehrin. Ciddi olması mahfiller, kurumlar ise çok güzel anla ş ıp, uyu ş up, yöneti ş im örneği sergiliyorlar.