Sayın cumhurbaşkanımızın, şehircilik kongresinde şehir hakkında söylediği sözler, büyük bir derdin, dermanıyla beraber dile getirmiştir. Baştan ayağa, tüylerim diken diken dinledim . ?TOKİ binaları binaları başta olmak üzere artık ülkemizde tarihimize, kültürümüze, bölgelerimizin karakteristik yapılarına, hayat tarzına uygun binalar inşa etme dönemi gelmiştir, geçiyor. Sadece beton, demir, tuğla yığınlarından oluşan o çirkin yapılar, bırakın şehirlerimizi; kıyılarımızı, yaylalarımızı da dahi işgal etmeye başlamıştır.?  cümlesi ise, işin özeti hükmündeydi.
?İşgal? kelimesinin altını çizmekle iktifa ediyorum. Bu işgal, yeni başlamamıştır. Kent denilen modern mimarının en kötü örneklerinden oluşturulan yapılaşma; Türk mülkünün gövdesine bir azap gibi yapışmıştır. Bu konuda Sivas, dünya tatlısı bir şehir olarak kalma şansına sahip iken; çirkin kentleşmeden azami payını almıştır. Bu işin yapılarla ilgili tarafı, bir de işin insan tarafı var; kentin yetiştirdiği insan tipi? Vıcık vıcık bir Sivaslılığı kimseye bırakmayan ama hal ve gidişten ikmale kalmış tipler. Bunlar evet, benim insanlarım; ben onların hemşerisiyim. Beni bir şehir büyüttü, bu çocuklarıysa bir kent? Heyhat, gerçek anlamda şehri ve şehirliyi ?kara delik? gibi yutan bir vasatın içindeyiz; bütün enerjimiz, kimliğimiz ve kişiliğimizle yutuluyoruz.
Şehri insanlar yapar ve bu tarihin en harikulade kolektif mimari bilincini oluşturur. Döner şehir de insanlarını yetiştirir. Çevreyle, ırmakla, dağla, taşla, ağaçla, kuşla hülasa on sekiz bin âlemle bağımızı burada kurarız. Hayır, suçlamıyorum, nefret duygularım da yok; sadece üzülüyorum. Şehir, süratle kente dönüşürken keşke burada insanların yaşayacağını dikkate alacak bir bilinç de olsaydı. Bu ?işgal?den daha diri çıkma ve daha kolay düzeltme imkânımız olabilirdi.
Geçmişle, kırarak dönerek hesaplaşılmaz; sorumlu aramak da hiçbir şey kazandırmaz. Bu kent kepimizin eseridir, bizim kolektif bilincimzin ürünüdür. Konuşanlar sustu, yetkililer göz yumdu; talancılar yağmaladı; bencileyin isyankârlar(!) ise bu zalim işleyen çark tarafından bertaraf edildi. Hattâ, bir takım iş birlikçiler, görmemişliğin verdiği ilhamla ne söz söylediysem topuklarından vurdular; çok canım yandı önemli değil? Vakta ki, otuz sene önce az sayıdaydık ama büyük düşüncelerle devrin yetkililerinin de verdiği imkânla umutlar içinde neler söylemedik ki? Ve neler planlanmadı, neler gündeme gelmedi ki. ?Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz? diyor ya şair, öyle bir haldeyim.
Hepsi güzel şeylerdi, hepsi gerçekleştirilebilir şeylerdi?
Hiç biri hayal değil idi?
Hayal olsaydı da gam değildi, bir girebilseydik kulvara, ardımızdan çocuklarımız yürürdü ve belki torunlarımız? Şimdi, şehir arkeolojik bir yapı gibi, kentin altındadır; nefsini tatminden başka hiçbir şeye kıymet vermeyen neo-kentliler ise yalnızlığımızı paspas yapıp, çiğneyip geçmektedir. Miras bırakacak maldan mülkten bir şeyim yok, bari anlatabilsem de birkaç söz, birkaç ihtar; birilerine gelecek için ilham verebilseydi. Yeni hayaller peşine düşerdik, kızıl elması olmayan insan neye yarar?
Umutsuzluk haram olmasaydı, şu şehre bakıp bakıp müsekkin niyetine günde beş vakit hap yapar yutardım. Hale uygun arabesk şarkılar dinleyerek, günümü gün ederdim. Bir tanburun loşluğunda, eski şarkılarla ruhumu diri tutmaya çalışıyorum. Umutla bekliyorum. Bir ses verin, kımıldayın Allah için? Herkes, hepimiz; özellikle etkililer, yetkililer, varsa aklı yetiklerimiz. Sayın Cumhurbaşkanımızın o konuşmasını dinlemeseydim; bir göz odaya her şeyini sığdıran bir adam olarak, oturup bir şehir yazısı yazmayacaktım.
Sen benim sevgilimsin ey şehir!
İlk göz ağrım, son aşkım. Nereye gitsem senin saçlarını koynumda taşıyacağım.
?Umudum yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü;
İstersen rüzgâra salıver gitsin.?
Huuuu! Orada mısın ey şehir; sesime ses ver!
Bu son mevsimim ey şehir!