Pek kıymetli bir şair dostumla kaleye çıkmıştık, gündüz gözü yaş döke döke gezdiğimiz şehri, bir de yüksekten seyredelim istemişti. Ağlayan ben değildim, dostumdu; benim şehrime ağlıyordu. Kıramadım ama kaleden bakınca, dostum diz çöküp domur domur dökmeye başladı. Kendisi benden yolda ve yaşta ileri olmasına rağmen, ?Ne yaptınız bu şehre!? diyerek adeta beni suçlamaya başladı? Gülümsedim, ?Abi, bu şekva ettiğin şeylerin çoğu olurken ben henüz doğmamıştım!? dedim. Boynuma boğazıma sarılıp, özür diledi. Özür dilemeye mahal yoktu, suçluydum; hâlâ suçluyum. Artık böyle dostlar da yok, şairler de? Bana dostlukta hep akranlarım değil, yolda yaşta ileri olanlar düştü, şimdi ise çoğu göçtü.
Bir kadim şehre tek çivi çakılacaksa yüz kere düşünmek gerekir/gerekirdi. Mirasyedi değilim; bana düzeltebileceğim bir miras da kalmadı. Ne kadar yanlış yapma hakkım varsa hepsini yaptılar. Elan neyi kaybettiğimizi dile getirmemize bile izin vermeyen, bir harami ordusu ile karşı karşıyayız ve konuşacak tek müşterek kelime bile kalmadı. ?Tek kelime? deyip geçmeyin, dünyaları değiştirir.
Şehirciliğin cetvel, pergel, gönye takımıyla yapılageldiği yer olmamalıydı bu ülke. Tarihin lokanta olmasına hangi işgal kuvveti sebep oldu?
Cevabını bir tenhada bulursanız yegan yegan söylerim ama sonrasında olanlar şudur: mezkûr hendese hacetlerine mütenasip özel imalat ürünü insanlar, bu kimliğini kaybetmiş şehirlerin kalıbına döküldü... Neden kurtulduk, nelerle baş başa kaldık?
Irzına tasalluta karşı çıktığı vatandan boyuna rüşvet isteyen ve maalesef aldıklarıyla semiren bu vasata tahammülüm yok. Yok ama sarılıp ağlaşmamız bile bir şeydir; gözyaşı samimiyse her çeşit haksızlık ve zulme karşı kezzap gibidir.
Aziz dostum,
Şimdi, şehrin öbür ucundan gelip hakikati söyleyen adamların olmayışına neden şaşalım ki... Soylarını kurutmak için, şehir halkı uykudayken say ki genlerini değiştirdiler.
Şehir bir bitki, bir hamur gibidir; tohumu da, mayası da insandır...