Aldı Salman Bey:
Top top oluf derelerin dumanı
Hak götürsün ara yerden yamanı
Göründü gözüme Nuh´un Tufan´ı
Gark ollam ummana sele dokunsam
Kuyunun içindekini kezzabı ummana benzeten Salman bu muammayı da çözdü, yandan dolaşıp geçti.
Celâl Vezir yanındakilere döndü:
-Simdi geçtiği yerdeki halının altındaki çukura da bir top gül, onun içinde de bir bülbül koydurdum, dedi.
Salman Bey oraya gelince yine durdu ve şöyle dedi:
Aldı Salman Bey:
Sevda saldı meni bu galmagala
Sıtk ile sabr edem perişan hale
Yârimin hüsnünde açılıf lâle
Bülbül feryat eder güle dokunsam
Salman, üçüncü muammayı da çözüp, ayağını oraya basmadan yandan dolaştı. Celâl vezir dedi ki:
-İki cariye önüne çıkıp ona bardak içinde zehirli şerbet sunacak. Bakalım ki o zaman ne yapacak?
Bunların önüne iki cariye çıktı. Salman bey´e ellerindeki kadehleri sundular.
Aldı Salman Bey:
Zalim cellâtlar da oluftu yağı
Kadehler destinde gezer bu bağı
Men nece nuş edem zehir ü ağı
Cism-i candan ollam ele dokunsam
Salman, Cariyelerin ellerindeki kadehleri alıp halının üstüne dökünce, zehirli şerbet halıyı yakıp deldi.
Celâl Vezir yanındakilere dedi ki.
-Şimdiki geçtiği yerde içinde kırk ok bulunan bir ok mancılığı var. Tetik ipini halının altına sakladık. Buna basmasıyla basarsa kırk okun hepsi birden fırlayıp vücudunu delecek.
Salman Bey, oraya gelince yine durdu ve şunları söyledi:
Aldı Salman Bey:
Salman ´ın kanına susayıf çoklar
Daima gülünü ol Allah saklar
Düzülüf sineme temrenli oklar
Tır-i boran ollam tele dokunsam
Salman, okları da bildi ve üstüne basmadı. Doğru, Padişah´ın önüne gidip el-pençe divan durdu; boynunu uzatıp bekledi. Dört etraftan ağlayan, gülen, bağırıp çağıranın haddi hesabı yoktu. Çoğu ?Af af!? diye bağırırdı. Ortalığı ana-baba gününe çevirdiler.
O zamana kadar Padişah ayağa kalktı.
-Bu yiğit tam bir Hak Âşığıdır, çözün ellerini, diye emir verdi.
Bunu duyan Celâl vezir;
-Ey ulu Padişahım! Sözünden dönüyor musun? Hükm ü hükümeti mana vermedin mi? Daha verdiğin mühlet bitmedi, karar vermek menim hakkım değil mi, dedi.
Padişah, güne baktı ki mühlet daha dolmamış.
-Peki söyle, şimdi ne yapacaksın dedi.
Celâl Vezir, Salman Bey´e dönüp dedi ki:
-Şimdi bize yedi hane öyle söz diyeceksen ki, her hanede kullanacağın Farsça, Arapça, Türkçe kelimeler aynı manaya gelsin.
Salman, orta yerde derinden öyle bir ?ah? çekti ki işitenlerin yetmiş iki damarı, ateşle doldu.
Aldı Salman Bey:
Üç lügatten cevap verem men size
Arap ?lisan? Farsî ?zeban? Türkî ?dil?
Şaşkın gezen düşer sahraya düze
Arap ?tarık? Farsî ?rah?ı Türkî ?yol?
Bu cebrin tabını nece düzerem
El çeker dünyadan umut üzerem
Abdal olar cismi üryan gezerem
Arap ?berr?i Farsî ?deşt?i Türki ?çöl?
Bedir yüzlü heflek maral dengi
Müjgan kirpikleri kuruftu cengi
Yârin atlas şallarının irengi
Arap ?ahmer? Farsî ?sürh?ü Türki ?al?
Elvan libas zer kumaştan biçilif
Örükleri dal gerdandan seçilif
Yârin gülgez yanağında açılıf
Arap ?perti? Farsî ?lâle? Türki ?gül?
Yârin siyah zülüflerin öreydim
İnce bele altın kemer saraydım
Bir zevk ile ağ sineye vuraydım
Arap ?yedd?i Farsî ?dest?i Türkî ?el?
Hilâl gaşlar kudretinden çekilif
İbrişim tel dal-gerdana tökülüf
Kurşak alttan geçif yana bükülüf
Arap ?sülb?ü Farsî ?kemer? Türkî ?bel?
Salman diyer insafsızda olmaz din
Ne salıfsan meni cenge kalbi kin
Vezir sana duam budur dün ü gün
Arap ?meyyit? Farsî ?mürde? Türkî ?öl?
Salman, Arap, Fars, Türk kelimelerini tam Celal Vezir´in dediği gibi sayıp döktü. Bunu da bildi ama gel gör ki insafsız, kalbi kinli Celal Vezir´in içi rahat etmedi. Yeni tuzaklar hazırlamayı düşünüyordu ki birden Padişah sevinçle bağırdı:
-Celal Vezir! Verdiğim mühlet doldu. Bu yiğit âşık da azat ettim.
Askerler, saray erkânı, bütün halk sevindi. Salman Bey´in elleri ayakları çözüldü. Padişah, vezirlerini, kadısını, ulemasını başına toplayıp dedi ki:
-Celal Vezir´in kızı Gevher´le bu garip oğlan Salman Bey, birbirine âşık olmuşlar. Sizler de gördüğünüz ki bu yiğit, Hak Âşığıdır. Yani düşünde derviş elinden Hak badesini içmişler. Böyle âşıklar sevdiğine kavuşmazsa; ah u figan içinde günden güne eriyip yok olur gider. Men, bilip tanıyanlardan sordurup öğrendim; Salman Bey de bir vezir oğludur. Bu iki sevdalı genci ayırırsak, bizim her iki dünyada da yerimiz zindan olar. İyisi mi; gelin bu iki âşığı evlendirip; Salman Bey´i memleketine gönderelim, gönderelim de Allah´ın isteğine münasip bir karar vermiş olalım. Celal Vezir de, Cemal Vezir de bu hayırlı işe ?Evet? desinler. Men Süvari kumandanına da emir verdim, onları götürecek kervanı hazırlanır.
Bu sözlere orada bulunanların hepsi de ?Evet? dedi.
Salman Bey, Padişah´a dedi ki:
-Padişah´ım! İzin verersen iki çift sözüm var, onu söyleyim.
Padişah da izin verdi;
-Buyu, söyle dedi.
Aldı bakalım Salman Bey, orada ne dedi:
Mücevhere belend etsen nâdanı
Bilmez kıymatini ?bî-pulam? diyer
Bazı cünün aklı noksan efsane
Hayalî ?Dânende Behlül?em diyer
Akılsız gül gelse devr-i hayata
Hükm-i vezir olsa ta vilâyete
Bilmez kıymetini hadden ziyade
Gider bir gedâya ?Men kulam? diyer
Sefil Salman feryad etsen âha ne
Bel bağlama itibarsız cihana
Kara kazı emsal etsen şahana
Gider kızıl güle ?Bülbülem? diyer
Ama Gevher Hanım´ın babası Celal Vezir, bu sözlerden bir şey anlamadı, kindarlığını gösterdi;
-Tek evlâdımı men gurbet ele göndermem, deyip razı olmadı.
Padişah´ın ısrarı karşısında ağzını açamadı ama yüreğindeki acılı dikeni, söküp atmak için pusuya yattı, fırsat bekledi.
Gevher Hanım´a müjde verildi. Gevher Hanım´ın sevincinden aklı başından gitti. Celâl Vezir, cimri biri idi. Padişah, bunu bildiği için Gevher´e dedi ki:
-Kızım sana çeyizi men verecem; sen ne istersen, söyle kâtip yazsın, dedi.
Bunun üzerine, bakılım Gevher ne istedi, kâtip ne yazdı; bizler ne söyledik burada bulunan ağalar, beyler, ne dinledi:
Aldı Salman Bey:
Sahavet kâmsan şahım
Yârin mihrine her iş yaz
İnam kıl hazneyi emlâk
Men beş desem sen on beş yaz
İnci mercan çim lâlizar
Yakut zümrüt her ne ki var
Yeddi hazne la´l ü gevher
Ona emsal elmas taş yaz
Hasbahçe bülbül kılavuz
Tuba gül selvi çar havuz
Dudu kumru lâçin, tavuz
Tülek terlan şahin kuş yaz
Seksen kehlen kaleme al
Seksen ner deve dört yüz mal
Seksen top da Kişmirî şal
Tam tamına yüz altmış yaz
Çin-Maçin payitahtı hem
Belh ü Buhara mevcut cem
Seksen dört şeher kıl inam
Ne doksan bir ne yetmiş yaz
Al bafta yaldız hel bütün
Hataî sırması altun
Diba zerbab gülebatın
Nakşı elvan has kumaş yaz
Ferman ver yakuta lâ´le
Horasan halısı bile
Sirkeli altın on kile
Bir milyon da ham gümüş yaz
Her bir ülkenin hasını
Gürcüstan halkı nasını
Bütün İran ülkesini
Ver beratıyla bahşiş yaz
Gevher der âlândan âlâ
Vasfı heç gelmesin dile
On iki kul on dört köle
Kırk cariye karavaş yaz
Kâtip, Gevher Hanım´ın dediklerini tek tek çeyiz yazdı. Padişah, yazılan her şeyi Gevhere çeyiz verdi.
Ertesi sabah gelin alayı sarayın önünde hazır oldu. En önde dor bir atın üstüne gelin otağı kuruldu. Otağın etrafında Salman´a arkadaş olarak dört kişi çevirdi. Dor atın arkasında develer, atlar üstüne çeyiz yüklendi. Öyle bir çeyiz ki gören ergen kızların yüreği tir tir titriyirdi. Gevher Hanım atlaslar, sırmalar, ipekler içinde yürüyüp otağa girdi. Salman Bey de katının üstünde yaraşıklı bir heykel kimi dimdik duruyordu. Seyredenler, Gevher Hanım´la Salman Bey´e bakıp;
-Allah sahibine bağışlasın, bir yastıkta kocatsın; oğul-kız verip namını yüceltsin, diye dualar ettiler.
Bunlar, büyüklerin ellerini öpüp orada bulunanlarla helâlleştiler. Keçebalarına bindiler, bir alay asker muhafazası altında ?Ver elini Bedişhan şehri? deyip Çin-Maçin ülkesinin Bedişhan şehrinden Çin-Maçin ülkesinin Bedişhan şehrine yolcu oldular.
Derelerden sel kimi,
Tepelerden yel kimi,
Subaşında durdular,
Ormanlarda kondular.
Gittiler yoruldular,
Yoruldular, gittiler.
Gece gündüz demeyip
At sürüp at teptiler.
Menziline yettiler.
Bir iki gün yol gittikten sonra nihayet Bedişhan şehrine yaklaştılar. Efendim, bunları çalgılarla karşılandı. Gelen alaydan çeyizler indirildi. Salman Bey ve Gevher Hanım geldi saraya indi. Misafir alay, odalara yerleştirildi. Onların da hizmeti hürmeti görülsün.
Biz gelelim kime Salman Bey´in anasına...
Salman Bey anasını çok severdi. Koşup geldi anasını buldu. Anasının elini öptü, ondan özür diledi. Anası biraz bunu azarladı;
-Yavrum insan gittiği yeri söylemez mi? Biz deli divane olduk. Bu kadar ayrı gittin, yavrum anan için bir hediye getirmedin mi?
-Getirdim ana. Acaba size layık mıdır?
-Nerede?
-Yan odada. Anası kalkıp yan odaya gitti.
Baktı ki orada bir kız oturuyor. Ne görsün, öyle bir kız ki Cenab-ı Allah onu kast olarak kudretinden halk etmiş.
Kızın oyüzünden, bu yüzünden gözünden öptü, bunu sevdi.
-Allah´ım sen bunları mesut eyle, diye dua etti.
Oradan çıktı, Salman Bey´in oturduğu odaya geldi.
-Aferin evladım! Binlerce yaşa yavrum. Allah için menim sütümü emmişsin. Böyle bir güzel âlemde var mı, diye Salman Bey´e sordu.
Salman Bey orada aşka gelip anasının o sözlerine binaen bu ibareleri okudu.
Aldı Salman Bey:
Ana geşt ü güzar ettim âlemi
Sanki Mısır haracını getirdim
Bulunmaz emsali ruy-i zeminde
Güzellerin sertacını getirdim
Üzüm kara
Sepette üzüm kara
İsterem dosta gidem
Elim boş üzüm kara
Turna teli gibi zülfü burmalı
Tığ-i zernişanı müjgân kurmalı
Tavus nezaketli şahin sürmeli
Tülek terlan bir lâçini getirdim
Üzüm kara
Sepette üzüm kara
İsterem dosta gidem
Elim boş üzüm kara
Bî-nava Salman ´ın hasret muhtacı
Hicran seyhatının düzelmez puçu
Derdimin tabibi yaram ilacı
Matlubumun muhtacını getirdim
Ya deli
Ya divane ye deli
Mezarda ruhum titrer
Yâra değse yad eli
Söz tamama yetişti. Misafir alayı birkaç gün kaldıktan sonra, Alihan Vezir onun kumandanlarına çok ağır hediyeler verdi ve alay askere çok hürmet gösterdi, bunları gerisin geri Bedişhan şehrine yolcu etti.
Birkaç gün sonra Salman Bey´le Gevher Hanım´ın düğünü başladı.Gelin saraya gelip el öptü. Alihan Vezir, öyle bir yüzük taktı ki eşi-menendi yok. Yüzüğün kaşının ortasında o zamanın en büyük, en kıymetli elmas taşı, onun etrafına lâl-i gevher, zümrüt, inci dizilmişti. Kırk gün, kırk gece, kırk ayrı yerde kırk ayrı çalgı çalınıp bütün ülke eğlendi. Düğünün sonunda âşıklar gerdeğe girdiler, murat alıp murat ver verdiler. Allah cümlesinin muradını versin, gönlünü hoş eylesin.
Efendim, Salman Bey yayla hayatını çok severdi. Tabii ki yayla zamanı? Hemen hazırlık yaptırdı. Çadırlar, seyyar mutfaklar, cariyeler, çalgıcılar, av için köpekleri, atları önceden götürüp cennet gibi bir yere yaylak kurdurdu. Salman Beyle Gevher at binip yaylağa vardılar ki ne varsınlar; sanki bir günün içinde yeni bir seher kurulmuş. Etraf zümrüt gibi yemyeşil, billur gibi tertemiz. Dereler taşlardan seke seke akıp gidir, ince, uzun, dümdüz kavaklar semaya ser çekmiş, söğütler dallarını suların içine daldırıp sanki su içir. Bülbüller, daldan dala atlayıp subaşlarına konuyor. Akşam olanda çadırların önünde meşaleler yakıldı. Susan bülbül seslerinin yerini çalgı sesleri aldı. Gevher Hanımın sevincine diyecek yoktu. Derenin şırıltısıyla, çalgı sesleriyle mest olan âşıklar birbirine sarılıp kendisinden geçtiler.
Biz gelelim kime; Gevher Hanım´ın babası Celal Vezir´e?
Celal Vezir, öyle kinli bir adamdı ki Allah göstermesin, Salman Bey´i öldürmek için öldürtmek için bin bir çareye başvuruyordu. Allah her kullarını başka başka yaratmış. Kiminin iyi kiminin kötü var. Kötünün inadı var, inadın kindarı var. ?Gün geçer, kin geçmez.? derler. Hayvanlardan en kindarı deveymiş. ?Adamda deve kini var.? demezler mi!.. Celâl Vezir´deki kin, deve kinimden de beterdi. Padişahın zoruyla kızı Gevher´i, Salman´a vermişti ama içine de bir büyük kin salmıştı. Menim bir tek kızımı elimden alıp götüren bu haddini bilmez oğlanı öz keyfine koymam.? diye gece gündüz düşünüp, ohlayıp, poflardı. ?Kötülük her kişinin kârı, iyilik er kişinin kârı? derler. Demek ki Calâl Vezir er kişi değilmiş ki civan oğlan Salman´ın canına kıymak ister.Bu kötü işi nasıl yaptıracağını, kime yaptıracağını, düşünürken aklına Müzevvir Çamkırçölpen geldi. Haber salıp Çamkırçölpen´i çağırttı. Ciğer, kokusu alan pişik gibi yüreği titreyen Çamkırçölpen, Vezir´in huzuruna gelince yer öpüp divan durdu, emir bekledi.
Celâl Vezir, elindeki iki kese altını kaldırıp onun ayağının altına attı. Çamkırçölpen, almak için aç kurt gibi altına uzandı. Celal Vezir onun eline bastı.
-Dediğimi yap, o zaman altınlar senin, dedi.
Vaziyeti anlattı. Bu işi bitirecek bir adam bulmasını istedi.
Çamkırçölpen, ufacık gözlerini kırpıştırıp biraz düşündü. Sonra güldü. Dedi ki:
-O iş, kolay!
-Nedir kolayı?
-Bu işi yapsa yapsa Gaddar-ı Zengi yapar, dedi.
O ülkede dağlarda, mağaralarda yaşayan Gaddar-ı Zengi isminde bir Arap vardı. Kendisi eşkıyaydı. Dünyada kötüler olmasa, kötülük de olmaz. Gaddar-ı Zengi kötülerden de kötüydü. İnsaf, vicdan merhamet nedir, bilmezdi. Yol keser, baş keser, kervan basar adam soyardı. İri mi, iri, güçlü mü güçlü, pehlivan mı pehlivan biriydi. Bir oturanda bir kuzuyu bitirir, üstüne yedi bardak su içer, gene de ?Doydum.? demezdi. Gözleri, yerlerinden çıkacakmış kimi patlak, yüzü ocağın bacasına girip, çıkmış kimi kapkara idi. Burnu tandır külfesi gibi yassı, uzun, dudakları uşak yastığı kadar iri, kalındı. Dedik ya dağlarda gezerdi, mağarada yatıp kalkardı.Hükümet onu yakalayıp tutup hakkından gelememişti. Şimdiye kadar ne onunla başa çıkan olmuş, ne de yattığı mağaraya ulaşan olmuştu. Mağarası bir yüce dağdan, yedi minare yüksekliğinde bir kayanın tepesindeydi. Gece olunca bir kalın ipi aşağı sallar, aşağı iner; sürülerden, koyun, kuzu, derelerden ördek, keklik; kayalarda, ceylan, keçi avlar; sabaha karşı ipine asılıp mağarasına çıkardı. İpi yukarı çekip mağaranın ağzına, kırk adamın kaldıramayacağı büyük bir kayayı kapatır; getirdiklerini, pişirmeden yer, mağaranın ucundan akan bir şelâleden de suyunu içip gündüz uykusuna dalardı. Bu zalim adamın en çok sevdiği üç şey vardı; yemek, uyumak, yol kesip altın toplayıp mağarasında biriktirmek... Derler ki bu adam Arabistan´da büyük bir suç islemiş müebbet hapse mahkûm olmuştu.
Çamkırçölpen, bunu fikrine koydu ki; ?Eğer bunu öldürse öldürse, ancak Gaddar-ı Zengi öldürür.?
-Yahu, nasıl olur? Onu yakalayabilir miyiz?
Celâl Vezir, hemen bir çaresine bakmasını söyledi.
Çamkırçörpen dedi ki:
-Menim elime kırk kese altın verip ata bindirin. Arkama da meni takip edip yakalamak istiyirmiş gibi beş-on tane atlı salın. Men mağaranın yanına yaklaşınca ?Ya Gaddar-ı Zengi! Meni kurtar.? diye bağıraram. O zaman arkamdan gelen atlılar, korkup kaçsınlar, gerisini size mana bırakın, dedi.
Celâl Vezir, tilkiden de kurnaz bir adamdı:
-Ey Çamkırçörpen! Men senin gibi birine kırk kese altım nasıl emniyet ederem?
Çamkırçörpen;
-Menim büyük Vezir´im, Oğlumun, uşağımın başına nöbetçi dik. Geri dönmeyip Gaddar-ı Zengi ile altınları alıp kaçarsam, onlara istediğini yapabilirsin, dedi.
Bu söyledikleri Celâl Vezir´e muvafık geldi. Çamkırçörpen´in dediği şekilde hazırlıklar yapıldı. Çamkırçörpen yola çıktı. Bir hayli gittikten sonra mağaranın önüne geldi. Orada Gaddar-ı Zengi´ye bağırdı.
-Ey Gaddar-ı Zengi? Tez meni kurtar, arkamdan gelen atlılar, hem altınlarımı alacak, hem meni öldürecek...
Gaddar-ı Zengi baktı ki birisi kendine doğru gelir, bir yandan da imdat istiyir. Hemen yayına sarılıp okları yerleştirdi: Yayı ilk çekişinde üç atlıyı birden yere düşürdü. Geriye kalanlar, dönüp kaçtılar. Aşağıya Çamkırçörpen´in yanına indi.
Çamkırçörpen;
-Kırk kese altını çaldım. Peşime adam saldılar, men de sana sığındım. Artık şehire inemem, seninle kalmak istiyirem, dedi.
Gaddar-ı Zengi, bunu yanına aldı. Günler, geceler geçti. Bu arada Çamkırçörpen tuzağını hazırladı.
Bir gün, Gaddar-ı Zengi derin uykusuna daldığında, kendi yayının yedek kirişleriyle elini kolunu bağlayıp mağaradan aşağı indi. Gaddar-ı Zengi´nin uykusu öğle derindi ki kulağının dibinde davul çalsan işitmezdi. O uyanıncaya kadar, şehre ulaşıp Celâl Vezir´e, haber ulaştırdı. Celâl Vezir, kırk namdar pehlivanım hazırlayıp doğru mağaranın yolunu tuttu. Akşam yaklaşırken menzile ulaştılar, Aşağı uzanan ipten tutuf yukarı çıktılar ki Azgın Arap hâlâ uyuyor. Horultusundan mağaranın tepesinden topraklar dökülüyor.
Gaddar-ı Zengi´yi güzelce bir büyük Çuvalın içine koyup iplerle aşağı indirdiler. Bu sırada uyanan Arap Gaddar-ı Zengi çırpındıysa da fayda vermedi. Bir at arabasına koyup doğru Calâl Vezir´in sarayına getirdiler.
Celal Vezir kendi eliyle Gaddar-ı Zengi´nin bağlarını çözdü. Elindeki kılıcı Arab´a verdi. Dedi ki:
-Gaddar-ı Zengi! Men seni erkeklikle yakalayamadım, siyasetle yakalayabildim. Bu kılıç, bu da menim boynum. İster boynumu vur, ister affet. Sana çok mühim bir işim düştü.
Böyle yapınca Gaddar-ı Zengi´nin öfkesi indi.
-Hayrola Vezir, dedi. Men iyi adam öldürürüm, söyle.
-Peki seni Çin-Maçin ülkesine gönderecem. Bedişhan şehrinde Alihan Vezir´in oğlu Salman´ı öldüreceksen. Bu işi bitirip gelirsen seni muhafızlarımın komutanı yapacağım. Aha sana bir senet, dedi.
-Hay hay! Menim başım üstüne, dedi. O iş menim için oyuncak gibi, dedi Gaddar-ı Zengi.
Böyle deyip Gaddar-ı Zengi, Salman Bey´i öldürme işine razı oldu.
Çok fazla para verdi Gaddar-ı Zengi´ye kendi silahını, yok okunu, kılıcını gürzünü, kalkanını verdi. Atına bindi Gaddar-ı Zengi, düştü yola. Güne bir gün Salman Bey´in şehri olan Bedişhan şehrinin sınırına geldi, kendine has bir yerde indi. Silahlarını bir kayanın, taşın altına sakladı. Geldi şehre, atını bir hanın önüne bağladı. Hana girip oturdu. Garip adam oturdu. Yemek yedi, çay içti.
Gaddar-ı Zengi, bir yandan da Salman Bey´in mekânını öğrenmek istiyirdi. Bir türlü öğrenemedi. Bir gün şehrin çok sapa mahallesinde bir kahveye geldi. Baktı ki hep fakir toplantısı. Genç güç toplanmış çay-may içirler. Bu da girdi içeri. Selâm verdi, bir masada oturdu, çay istedi. Bir bardak çay içti. Az sonra sandalyesini bir-iki adım ileri, ikinci sefer bir-iki adım ileri, bu gençlere doğru yaklaştı. Gençlerden biri dedi ki:
-Arap kardaş! Yaşın yaşımıza, başın başımıza uygun değil, fakat senin bizle bir münasebet kurmanın sebebi var, onu anlayalım.
O zaman Gaddar-ı Zengi dedi ki:
-Arkadaş men garibim ve Bedişhan hapishanesinde müebbet hapis idim. Sizin bu Bedişhan şehri yöneticisi Alihan Vezir´in oğlu Salman Bey de beş-altı saat orda hapis oldu, menim yanımda. Men o genci çok sevdim. Nihayet o habisten kurtulup geldi. Bize de af kanunu çıktı, affedildik. Men memleketime gidirem. O Salman Bey´i görmek için üç-beş gündür, para harcayıp duruyorum. İnsanlık namı hesabına onun yerini mana söyler misiniz? Ona bir ?Allahaısmarladık!? diyip gidecem.
Gencin biri dedi:
-Hay hay! Menim başım üstüne gidelim, men onun yerini sana göstereyim.
O gençle beraber Gaddar-ı Zengi yaylaya doğru yürüdüler. Yüksek bir dağ başına çıktılar. İlerde çok çadırlar gözüküyordu. Delikanlı, Gaddar-ı Zengi´ye orayı gösterdi. Dedi ki:
-Salman Bey, o çadırlarda.
Delikanlı çok fakir idi. Gaddar-ı Zengi ona biraz para verdi;
-Sağol yavrum, dedi.
Delikanlıya dedi ki:
-Şimdi elim boş gitsem ayıp olur. Artık şehre gidelim, sen işine bak. Allah razı olsun, men onun yerini öğrendim. Bir şeyler alıp öyle gelirem, Salman Bey´i yoklar, ?Allahaısmarladık? der gederem.
Dönüp şehre geldiler. Gaddar-ı Zengi hazırlandı. Kaldığı hanın hesabını verdi. Atına binip silahını sakladığı yere gitti. Silahını alıp kuşandı. Doğruca Salman Bey´in çadırlarının bulunduğu mıntıkaya gitti. Bir derenin içine gitti. Atı otlarken kendi de akşamı beklemeye başladı.
Nihayet akşam oldu, artık karanlık çökmeye başladı. Yemek saati idi. Gaddar-ı Zengi, sürüne sürüne Salman Bey´in çadırına yaklaştı. Daha fazla yaklaşması imkânsızdı. Çünkü çadırın dört yanında her biri birbirinden iri cüsseli on iki pehlivan nöbet tutuyordu. Nöbetçinin birinin işini görüp çadıra yaklaştı. Bir cariye kız Salman Bey´le Gevher Hanım´a sofra hazırlıyordu. Yemek yiyecekler. Salman Bey´le Gevher Hanım da yan yana oturmuşlardı. Masaya emekleri düzdü cariye kız. Her tertip düzen verdikten sonra cariye kız gitti.
Gaddar-ı Zengi, sırtındaki okluğundan, çelik uçlu, zehirli bir ok çıkarıp yayını gerdi. Gaddar-ı Zengi´nin zalimliği kadar nişancılığı da meşhurdu. Çadırın kapısından çıkmak üzere olan Salman Bey´in göğsüne nişan alıp oku yaydan çıkardığı sırada Salman Bey´in yanındaki Gevher Hanım, soldan sağa geçirdi. Tam o sırada Gaddar-ı Zengi´nin zalim oku onun göğsünün ortasından girip dalından çıktı. Gaddar-ı Zengi, ikinci okunu hazırladı ki Salman´ı vura. Etraftan onu gören nöbetçiler, ona ok yağdırmağa başladılar. O da başını kurtarmak için atına binip kaçmaktan başka çare bulamadı. Muhafızlar Gaddar-ı Zengi´nin peşine düştüler. Araziyi ve yolu iyi bilmeyen Gaddar-ı Zengi, karanlık gecede dağlara, doğru atını sürerken bir yüce kayadan aşağı uçup parçalandı. ?Hiçbir suç cezasız kalmaz.? derler. Bu zalim Arap da bütün yaptıklarının cezasını çekti,