Feseli Padişahı, ordu kumandanına sordu ki;
-Kumandanım bu ne?
Dedi ki:
-Padişah´ım! Biz senin emrin üzerine Hindistan şehrine harbe gidiyorduk. Yolda giderken askerimiz denizde bunaldı. Bir iskeleye vurduk, karaya çıktık, herkes bir parça istirahat temin etsin, diye. Orada istirahat temin ediyorduk, bu adam atına binmiş; ?Esfendiyar´ı öldürdüm, gideyim de memleketini harap edeyim.? diye yukarıdan aşağı geliyordu. Orada bizi gördü. ?Bu ordu kimin ordusu?? diye sordu. Biz de bilemedik tabi. ?Esfendiyar ordusu.? diye söyledik. Bizim, Esfendiyar ordusu olduğumuzu anlayınca, bize kılıç çekip hücum etti. Biz de etrafını çevirdik, pehlivanın birisi geriden gelip kafasına vurdu düşürdü. Tuttuk bağladık, sana getirdik dedi. İşte istediğiniz Lâtif Şah bu.
-Öyle mi?
-Öyle.
-Vay sağ olasın, Ordu Kumandanı´m!
Emir ferman uyurdu.
-Benim hususi doktorum gelsin, şunu bir ayıltsın da bir ifade de ben alayım, şundan, dedi.
Padişahın kendine ait olan hususi doktoru geldi. Bu, tabi muayene yaptı; vuruk, kırık bir şey bulamadı. Dedi ki:
-Şahım bunda vuruk, kırık bir şey yok. Yalnız benim keşfime göre bu adam acıkmış, açlıktan içi geçmiş, bu sebeple yatıyor. Bundan başka bir şey yok, dedi.
Ordu kumandanı, o zaman biraz mahcup oldu.
-Öyle mi, dedi Padişah.
-Öyle evet.
-Bunun ayılması nasıl olur, dedi.
-Bunun ayılması basit padişahım.
Nasıl?
-Bunun karnı acıkmış, karnı doyarsa gözünü açar.
-Peki götürün bunu ayıltın, öyle yanıma getirin, dedi.
Lâtif Şah´ı götürdüler. Ilık süt hazırladılar. Lâtif Şah´ın ağzını geriye araladılar, ağzına sütü dökmeye başladılar. Dökerken dökerken, karnını adam akıllı doyurdular. Midesi ısındı, orası burası seğirmeye başladı. Seğriyip o yana bu yana uğraşmaya başladı. Yavaşça doğrulup, sedyenin üstüne zincirlerle oturdu. Baktı ki bir sarayın içinde. Dediler ki:
-Sen kimsin, necisin, söyle bilelim. Aslın neslin ne?
Lâtif Şah, bir kendine baktı, bir etrafına baktı. kurtulduğuna şükretti. Orada aldı bakalım ne dedi:
Dindirmeyin melül müşkül olmuşum
Ataş alıp yana yana ağlarım
Bülbül oluf dost bağına konarken
Hasret kaldım o gülşene ağlarım
Zalim felek beni gözden salmıştır
Sürgün edip dağa taşa çalmıştır
Gözü yolda intizarlı kalmıştır
Batmışım mavala kana ağlarım
Letif Şah ´am dar-ı cenge daldığım
Yeksan edip Fes Şahı´nı aldığım
Esfendiyar´ınan kılıç çaldığım
Ela gözlü Mihriban´a ağlarım
Bunu duyanca anladılar ki, Fes ordusunu bozan yiğit budur. Üstüne yürüyüp buna vurmak istediler. O zaman Lâtif şah dedi ki:
-İzin verin iki hane sözüm kaldı onu da diyeyim, öyle vurun.
Aldı bakalım Lâtif Şah:
Cebr-i mihnet ile zulüm eyleyip
Saldınız feryada aha siz meni
Tutarsız biriyim yoktur hiç kimsem
Bağışlayın ol Allah´a siz beni
Gark olmuştum karşı geldiz yoluma
Şükrolsun ki imdad yeddi hâlime
Ulaşınca kolum çattız koluma
Tapşırdınız zalim Şah´a siz beni
Letif Şah ´ım cebr ucundan gülemem
Kahırlıyım gamdan ferah bulamam
Men bu işi hiç kimseden bilemem
Hasret koyduz bedr-i maha siz beni
deyip kesti. Askerler, bunun üzerine daha fazla bekletmeden bunu alıp bağlı olarak Feseli Padişahı´nın huzuruna getirdiler.
Padişah, bu çocuk kendini toparlamadan ifadesini alayım diye düşündü.
-Oğlum! Himaye altındasın, korkma! Karşındaki bir padişahtır. Sen padişah huzuruna hiç girmedin mi? Sen kimsin? Adın ne? Nerelisin? Nereden gelip nereye gidiyorsun? Bana bir anlat da dinleyeyim.
Lâtif Şah;
-Padişahım! Nereden olduğumu bilmiyorum ki ifade vereyim.
-Oğlum! Padişah huzurundasın. İfadeni ver. Padişah için mazeret olmaz, menfaat olur. İnşallah seni memleketine gönderir. Anana babana kavuşursun. Sen kimsin, anlat bakalım, dedi.
Lâtif Şah, bunun üzerine kendisini şöyle tanıttı, aldı bakalım ne dedi:
Eğer sorsan asilzade nesliyim
Hükümet mülkünde kaldım bir zaman
Sen teki şahları pay-endaz ettim
Hak ile payıma gittim bir zaman
Cehel iken gör ki neler eğledim
Haramiler evgâhımı boyladım
Bezirgânlar soydum denkler payladım
Al kumaşlar aldım sattım bir zaman
Sevda çektim ben de döndüm bülbüle
İstedim ki bağban olam güle
Biçare ihtiyar Lele´ynen böyle
Hindistan eline yettim bir zaman
Hindistan elinde eğlendim kaldım
Tebdil dona girip bezirgân oldum
Mihriban Sultan´ı bahçede buldum
Şad olup murada yettim bir zaman
Bir zalim istedi ala o yâri
Hindistan elinde kurdurdum darı
Bir kılıçta yıktım Esfendiyar´ı
Feseli´nde kavga ettim bir zaman
Letif Şah ´ım serden çıkar dumanım
Hindistan´da kaldı kaşı kemanım
Evvel Allah sonra senden gümanım
İnsaf eyle merhamettim bir zaman
Padişah da Esfendiyar´ı Lâtif Şah´ın öldürdüğünü kendi ağzından duyunca hiddetle;
-Öldürün bunu, idam edin! Leşini de köpekler, kuşlar yesinler dokunmayın, öylece bırakın gelin, dedi.
Cellâtlar hemen bunu kollarından tuttular. Evvelki padişahlar böyle idam kararının verince; ?Ellerini çözün de boynunu kesin.? derdi cellâtlara. Bu, bunu demeyince, Lâtif Şah buradan bir ipucu buldu. Kendi kendine dedi ki: ?Herhalde bu herif hırsıyla bunu unuttu. Ben şuna bir hatırlatayım. Eğer ellerini çözün de boynunu kesin derse, cellâdın kılıcının birini kaparsam, kendimi kurtarırım, yoksa işte gidiyorum.? dedi. Aldı bakalım oradan cellâtlar kolundan tutup, sedyenin üstünden daha kalkmadan, orada Feseli Padişahı´na ne söyledi, Feseli Padişahı ne dinledi? Âşık ne söyledi, sizler ne dinlediniz?
Bağlamışlar divanına gelmişem
Bağl´öldürmek hükümdara düşer mi
Mihriban´ın ateşine yanmışam
Hasret koymak padişaha düşer mi
O zaman Feseli Padişahı dedi ki:
-Evet oğlum, güzel konuşuyorsun. Bağlı bağlı adam öldürmek hükümdarın şanına şerefine düşmez; fakat sen eli açık geberecek bir adama benzemiyorsun, dedi. Hiç boşuna bağırma; eğer seni böyle parçalatmazsam yazıklar olsun, benim şahlığıma, dedi.
Lâtif Şah; ?Öldürür, daha bırakmaz.? dedi aklından. ?Bu padişah kararlı. Belki babamın hatırı için beni bırakır.? umuduyla aldı bir daha:
Şahın divanında kolu bağlıyam
Bu aşkın elinden kalbi dağlıyam
Ben Yemen´de Gamsız Şah´ın oğluyam
Şehzade öldürmek Şah´a düşer mi
?Belki baba hatırı için beni bırakır.? umuduyla söylemişti, fakat Feseli Padişahı bunu duyunca evvelkinden daha fazla gazaba geldi.
-Ulan! Babanın adıyla mı korkutuyorsun beni, dedi. Ben seni geberteyim de hangi padişahın oğlu olursan ol. Mezar taşı ile iftihar olmaz. Götürün şunu, dedi cellatlara.
Cellatlar bunu sürükleyip de divan kapısından çıkartırken, son olarak aldı bir daha:
Müşkül oldu Lâtif Şah ´ın hâlleri
Deyin yâre gözlemesin yolları
Ellerin sevdiği giymiş alları
Yas çekmek de Mihriban´a düşer mi
deyip kesti. Beyitini kestikten sonra, cellâtlar bunu alıp kapıdan çıktılar. Feseli Padişahı emir ferman buyurdu ki;
-Esfendiyar´ı öldüren pehlivanı yakalattım, siyaset meydanında parçalatıyorum. Bu nasıl bir pehlivanmış ki Esfendiyar´a gücü yetmiş de öldürmüş. Ejderha mı? Herkes serbest seyredebilir.
Bunu duyan Feseli ahalisi;
-Bu nasıl pehlivanmış ki Esfendiyar´ı öldürmüş,
diye dükkânını, tezgâhını kapatan şehrin ortasına döküldü. Aradan geçilip de gidilecek yer kalmadı. Millet birbirini tepeliyor. Cellâtlar aciz kaldılar, milletin arasından çıkartıp götüremiyorlar. Cellâdın biri dedi ki:
-Yahu! Millet bizi tepeleyip öldürecek. Birimiz burada yanında duralım, birimiz gidip padişaha bir haber verelim. Muhafız göndersin, milleti başımızdan bir parça geri aldırsın. Biz vazife ifa edemiyoruz.
Lâtif Şah´ı zincirlerle oraya bağlayıp, bir tanesi de kılıç elinde baş tarafına durdu. Bir tanesi koşa koşa padişahın huzuruna geldi. Padişahı selâmlayıp, divana durdu. Padişah;
-Ne diyorsun oğlum?
-Kıymetli padişahım, vazife ifa edemiyoruz, emrini yerine getiremiyoruz. Milletin arasından o adamı çıkarıp götüremiyoruz. Millet fazla geliyor, dedi. Çok biriktiler?
Dedi ki:
-Oğlum, herkes görmek ister. İki saat izin veriyorum, dedi. Herkes hep görsün, ?Hiç görmedik.? demeyen kalmasın. Ondan sonra götürün, öldürün.
Cellât, emri aldı geriye geldi. Padişah tarafından muhafızlar geldi. Milletin arasına durdular. Bir kafile ileriden geliyor görüyor, görenleri geri alıyorlar, görmeyenler geliyor. İki saatin içinde herkese göstermek için uğraşıyor, cellâtlar.
O arada hikmet-i Perverdigâr, insanların işi bazen olduğuna döner, bazen de tersine giderek devam eder, gider! Feseli Padişahı´nın Esmer Sultan isminde bir kızı vardı. O da babasının bir tane kızı olduğu için, babası şehrin kenar tarafına bir has bahçe yaptırmış, etrafını da sur içine aldırmış. Kızının yanına kırk tane cariye vermiş. Dışarıdaki manzaradan haberi olmayarak, zevk ü sefa ile has bahçede geziniyordu. Hikmet-i Perverdigâr o sırada dışarıya bir ısmarıcı zuhur etti. Çay, şeker ne lâzımsa, fakat bu kız çok hırslı celâliydi. Cariyeler, karşısında menzil beygiri gibi titriyorlardı. Cariyenin bir tanesini yanına çağırdı.
-Kızım git de şu ısmarıçlarımı al da gel çabuktan, dedi.
Cariye parayı eline alıp koştu çarşıya, geldi. O yana bu yana dolaştı. Dükkânlar kapalı olduğu için hanımın ısmarıçlarını alamadı. ?Hanım bana kötülük eder.? diye de fazla duramadı, koştu geriye. Geldi Has Bahçe´ye hanımı selâmlayıp parayı masanın üzerine koyup geriye çökelip, el bağlayıp karşısına durdu. Bunu gören Esmer Sultan da kaşlarını çattı.
-Haniya ısmarıçlar? Ben senden para mı getir, dedim.
-Hanım kusura bakma, beni affet! Dükkânlar kapalıydı, ısmarıçlarını alamadım, dedi.
-Kızım bu gün dükkânlar neden kapansın? Bu gün bayram değil, tatil günü değil, bir âlem günü değil ki herkes âleme çıkmış ola. Neden kapandı dükkânlar?
Cariye dedi ki:
-Evet hanım, bayram, tatil günleri değil, fakat baban, Esfendiyar´ı öldüren pehlivanı tutturmuş. Siyaset meydanında cellâtlar parçalamaya götürüyormuş. Ahali bütün onu seyretmek için bütün dükkânını tezgâhını kapatmış, şehir ortasına dökülmüş. O yüzden ısmarıçlarını alamadım.
-Öyle mi?
-Öyle.
Faytoncuya seslendi:
-Faytoncu!
-Buyur hanımım!
-Atları koş bakayım, dedi. Bu pehlivanı bir de ben göreyim. Bakalım nasıl bir pehlivanmış?
Faytoncu atları koştu. Esmer Sultan, faytonuna bindi. Kırk tane cariye faytona sığmazlar. Sığsalar bile, hanımın yanına binmeye emir yok. Yirmisi bir tarafa yirmisi bir tarafa geçti. Faytonu da kızların ayağına uydurdu. Atları, sürdü geliyorlar. Milletin kalabalığına yaklaşınca, gelen tabi koskoca bir padişah kızı! Muhafızlar önüne vardı. Milletin arasından yer aça aça Sultan´ı Lâtif Şah´ın yanına kadar getirdiler. Esmer Sultan faytondan aşağı indi, milletin arasında cellâtların önünde, zincirlerle duran Lâtif Şah´ı görünce aklı gitti. Cellâtlara sordu.
-Babam buna, millet seyretsin, diye, ne kadar izin verdi?
Dediler ki:
-Hanım! Baban iki saat izin verdi. Bir saati gitti, bir saat kaldı.
-Babam namına bir saat izin de ben veriyorum, dedi. Ahali, herkes görsün. ?Görmedik.? diyen kalmasın, herkes görsün, dedi.
-Peki.
Cariyelere dedi ki:
-Kızlar! Ben babamın yanına gidiyorum. Şayet ben orada babamın yanında fazla kalırsam, cellâtlar olur ki benim verdiğim izni kabullenmezlerse, babamın izni dolar dolmaz götürelim derlerse; ?Hanımın bir saat izni daha var.? deyin, bırakmayın, ben gelinceye kadar, dedi.
-Peki dediler.
-Sür bakalım faytoncu, dedi.
Faytoncu atları kamçıladı, sürdü. Esmer Sultan, babasının sarayının önüne geldi. Faytondan inip babasının huzuruna geldi, babasını selâmlayıp divana durdu. Babası;
-Niye geldin kızım, arzun ne, dedi.
-Devletli babam müsaade buyurursan yanına bir sorgu için geldim, dedi.
-Anlat bakalım, dedi.
-Ben duyuyorum ki sen bu gün bir pehlivan parçalatıyormuşsun. Bu pehlivanın kabahati ne, diye yanına geldim. Milletin kalabalığından gidip göremedim, sana sormak için buraya geldim.
-Peki kızım gel yanıma otur da anlatayım, dedi babası.
Geldi kız babasının yanına oturdu.
-Buyur baba!
-Kızım! Benim ordu pehlivanım Esfendiyar´ı tanıyor musun, dedi.
-Tanımaz olur muyum baba, her zaman elimizdeki adam!
-Ben onu Hindistan şehrine bir vazife ile göndermiştim. Bu adam, orada benim Esfendiyar´ımı öldürmüş. Şimdi de geldi elime düştü. Ben de Esfendiyar´ımın intikamını almak için, bunu cellâtlara verdim. Bu sebeple geberttireceğim, hakkımdır bu iş benim, dedi.
Esmer Sultan da;
-Evet baba, dedi. Esfendiyar´ın anası yoktu, babası yoktu, senin emir kulundu. Ne emrediyorsan, gidiyor, emrini harfi harfine yerine getirip geliyordu. Onun intikamını almak, sana yakışır baba, hakkındır, dedi.
-Ben de hakkım olduğu için yapıyorum bu işi.
-Evet baba hakkındır; yalnız müsaade buyurursan burada sana bir sorgum icap etti, dedi.
-Sor bakalım kızım.
-Biz, bu pehlivanı burada parçalatınca, Esfendiyar dirilip de gelir mi baba?
-Kızım, ölü dirilir mi? Ölen öldü giden gitti, dedi.
-Baba ölü dirilmesine dirilmez de Esfendiyar bizim babamızın oğlu değildi ya! Maaşını alıyordu, maaşının hatırı için emrettiğin işi yapıyordu. Sen bunu öldürmesen, Esfendiyar´ın yerine ordu kumandanı etsen, ona verdiğin maaşı buna versen, bu da aynı işi yapar. Ben görmedim; ama bu Esfendiyar´dan daha gençmiş. Bu büyüyünce daha yiğit olur. Esfendiyar bir iş görürse, bu on işi görür. Sen bunu öldürtmesen de böyle yapsan, bizim için daha iyi olur baba, dedi.
Babası biraz düşündükten sonra;
-İyi söyledin; ama kızım bu haydut bana düşman, bu bana dost olmaz ki!
-Bunun kolayı var baba, dedi.
-Nasıl?
-Tabi her insan ölümden ürker. Bu da can sahibi. Şimdi, bu cellâtlardan korktu. Sen, cellatlara bir name yaz. ?Pehlivanı bağlayarak kızıma teslim edin.? de. Ben onu alayım, Has Bahçe´ye götüreyim. Zincirlerle bağlıyken ben bunu çözer, bunu teklif ederim. O da bu teklifi, can korkusuyla istese de istemese de kabul eder. Yiğit, ikrar ederse, ikrarından ölünceye kadar dönmez baba, dedi. Ben o zaman onu getirir, senin yanına ordu pehlivanı olarak veririm.
Babası; ?Yahu! Birkaç kız da buna getirtirim.? dedi aklından.
-Kızım yapabilir misin bu işi, dedi.
Yaparım baba, bu olmayacak bir iş değil ki! Şayet kabullenmezse zaten bağlı. Çözecek değilim ya! Sana haber gönderirim. Cellâdını gönderirsin. Alır götürür yine parçalarlar, dedi.
-Peki kızım dedi. Eğer sen bu oğlanın gönlünü eder de benim yanıma ordu pehlivanı olarak verirsen, vezirlerim şahit olsun, ben de seni o oğlana vereceğim.
-Yaz emrini baba, dedi.
Babası bir name yazdı ki cellâtlara; ?Pehlivanı bağlı olarak kızım Esmer Sultan´a teslim edin, siz geri gelin.? diye.
Kız, babasının kâğıdını alıp cebine koydu. Dışarıya çıktı, faytona bindi.
-Sür faytoncu, dedi.
Faytoncu, atları kamçıladı, sürdü. Latif Şah tam asılacaktı ki Esmer Sultan siyaset meydanına geldi, faytondan indi.
Lâtif Şah çaresi kalmadı, asılacak çare yok. Orada içi elvermedi bakalım kalabalığa ne dedi?
Bu ne seda idi geldi guşuma
Dert ehliler gamgin gubara düşmüştür
Her tarafta zar-ı figan eylerim
Aslan canım gör ne tora düşmüştür
Bunu duyan Esmer Sultan öne çıktı. Lâtif Şah´ın sözlerine karşılık bakalım ne söyledi:
Kınamayın ateş almış yanarım
Cevr yüzünden cismim köze düşmüştür
Yüz sürüp hakine ayak öperim
Yeksan canım pay-endaza düşmüştür
Lâtif Şah, Esmar sultan´ı gördü. Sözünü karşılık veren bu kız da kim? Padişahtan korkmadan cevap veriyor.? diye düşündü. Aldı bakalım bir daha:
Yığılıp zalimler eğler temaşa
Böyle adaletten gözler kamaşa
Ezel fırsat bende idi hemişe
Şimdi fırsat zulümkâra düşmüştür
Aldı Esmer Sultan:
Seversen Allah´ı ol âlemdârı
Dolandır başına azat et yâri
Dizimin takati didemin nuru
Gönüller terlanı tora düşmüştür
Aldı Letif Şah:
Lâtif Şah da ecel şerbetin içer
Şimdi ruhum kuşu bedenden uçar
İlaçsız na-mümkün kalmışım naçar
Yazık canım cengi dâra düşmüştür
Aldı Esmer Sultan:
Esmer Han çağırır şah-ı hubanı
İnsaf merhametle kes bu divanı
Zulümle öldürme bu nev-civanı
Gazabından ah u zara düşmüştür
deyip kesti. Esmer Sultan, cellatı yanına çağırdı. Cebinden babasının nağmesini çıkarıp cellâtlara verdi. Cellâtlar da kâğıdı görünce;
-Peki hanımım, deyip geri çekildiler.
Zaptiyelere emir ferman buyurdu ki;
-Vurun bakalım milleti geri!
Zaptiyeler, milleti kapıp kırbaçladılar üsten aşağıya, toparladı götürdüler. Geriye döndü cariyelere;
-Kızlar! Lâtif Şah´ı kucaklayıp yükleyin bakayım faytona, dedi.
Cariyeler Lâtif Şah´ı kucaklayıp faytona yüklediler. Esmer Sultan da yavaşça yanına oturdu.
-Faytoncu!
-Buyur hanımım!
Atların terbiyesini topla bakayım! Şimdi, atlar hızlı gider, teker tıkırdar, taşa çıkılır, o yana bu yana yaylanır, zincir bunun bir yanını ağrıtır. O vakit başına geleceği sen düşün. Alnının orta yerine yumruğumu vurunca beynini içine geçiririm. Haberiniz olsun!
Faytoncu atların terbiyesini topladı. Uygun adım birer birer basarak cariyeler de etrafa düzüldü. Has Bahçe´nin kapısının önüne kadar geldiler. Tabi fayton bahçe kapısından sığmadığı için faytonu eyledi. Esmer Sultan, faytondan aşağı indi, cariyelere emir ferman buyurdu. Cariyeler de Lâtif Şah´ı kucaklayıp aşağı indirdi. Dedi ki:
-Kızlar, şimdi hepiniz beraber tutarsanız, kiminiz olur ki etten tutar, kiminiz zincirinden tutar, bir yerini ağrıtırsınız. Yaşın yanında kuruyu da yakarım, haberiniz olsun! On tane yiğit cariye kendine güvenip bir tarafına geçsin, on tane de bir tarafına geçsin. Geri kalanınız dursun. Ellerinizi altından sokacaksınız, birbirinizi elini tutup alıp yukarı kaldıracaksınız. Zincirlerden tutmak yasak! Ayaklarınızı uygun adım edip de Has Bahçe´ye kadar götüreceksiniz, dedi.
Cariyeler de;
-Peki hanım, dediler.
Kendine güvenen yiğit cariyelerden on tanesi Lâtif Şah´ın bir tarafına geçti, on tanesi bir tarafına geçti. Ellerini Lâtif Şah´ın altından soktular, birbirinin elinden tuttular, alıp yukarıya kalktılar. Bir iki üç adım atınca cariyelerin dizi durdu.
-Biz bunu götüremiyoruz hanım! Getiremiyoruz.
-Niye?
-Koca bir pehlivan! Göbeğimiz düşüyor, belimiz kırılacak.
-Kızlar etmeyin!
-Vallahi bırakacağız, getiremiyoruz, dediler.
-Kızlar, yere bırakıp bir yerini ağrıtırsanız, gebertirim! İndirin bakayım yavaşça! Ben size şimdiye kadar hiç mi yemek yedirmedim? Arpa ekmeği mi yediniz?
Cariyeler, usulca Lâtif Şah´ı yere indirdiler. Ellerinizi altından çekmeyin, taş bir yerine batmasın, dedi. Öylece durun dedi.
Hanımın, babası tarafından dört tekerlekleri gümüşten yapılış bir arabası vardı. Bazen canı sıkıldığında onun yanına oturuyordu. Cariyeler de kulplarından tutuyor, o yana bu yana gezdiriyorlardı, o da gönlünün gamını alıyordu. Esmer Sultan, geri kalan yirmi cariyesine hitap etti.
-Benim gümüş arabayı getirin bakayım, dedi.
Cariyeler gidip hanımının arabasını getirdiler. Lâtif Şah´ı kucaklayıp gümüş arabanın içine yüklediler. Kulpundan tutup çektiler ki yaylar oturmuş, tekerler dönmüyor. Kimi kulptan çekiyor, kimi yaydan itiyor, kimi arkadan itiyor, asla götüremiyorlar. Hanım şiddetlendi;
-Derhal girecek içeri!
Çocuklar can derdiyle kimi yaylardan tutup, kimi arkadan itiyor, kimi oklardan çekiyor, bazen teker dönüyor. Bazen kucaklaya kucaklaya bunu alıp Has Bahçe´den içeriye soktular.
Elma ağacının dibinde bir eyvanları vardı. Orası oturak, muhabbet yerleriydi. Oraya getirdiler. Köşke değil de hanımın emri üzerine Lâtif Şah´ı kaldırıp eyvanın üstüne koydular. Elma ağacının köküne sırtını dayayıp oturdu. Aklından dedi ki: ?Şu kızlar, beni zincirlerden de bir çözerse , o zaman selâmete çıkarım.?
Esmer Sultan geriye döndü, cariyelerine dedi ki:
-Bu korkmuştur. Bir mayahoş şerbet yapın getirin de bir parça yüreği sakinleşsin.
Cariyeler, bir-iki mayahoş şurup yaptılar. Esmer Sultan´nın kendine ait olan altın bardağının içine koydular. Alıp getirip Esmer Sultan´ın eline verdiler. Esmer Sultan da şerbeti alıp Lâtif Şah´ın yanına geldi.
-Bu adamın eli kolu bağlı, bunu nasıl içecek, dedi.
Esmer Sultan, sağ eliyle bardağı tuttu, sol elini Lâtif Şah´ın boynunun arkasına doladı, ağzına dayadı, gurp edene içirdi. Bardağı geriye uzattı. Cariyeler, elinden aldılar tabi. Cebinden mendilini çıkarıp Lâtif Şah´ın ağzının yaşlarını aldı. Üç adım geriye çekildi. Ellerini göğsünün üstüne koyup, boynunu sağ tarafa eğip, yüzüne hafif tebessüm getirerek istikbalde durdu. Cariyeler de geriye çekildiler, hiç ses yok. Lâtif Şah da yukarıya doğrulup da hiç bakmıyor. Ahd etmişti ki; ?Mihriban Sultan´dan başkasına bakarsam, bana haram olsun.? diye. Bu sebeple yukarıya hiç bakmıyor. Yüzükoyun baktı, durdu düşünüyor. Kendi kendine dedi ki: ?Şu kızlar şükür beni selâmete çıkarttı ya, bir merhamete gelseler de şu zincirleri de bir çözselerdi, ondan sonra işim kolaylaşırdı.?
Esmer Sultan, beş dakika istikbalde durdu. Lâtif Şah da hiç yukarıya doğrulmadan beş dakika, yere bakıp durdu. Beş dakika sonra, kendi kendine; ?Kızlar gitti mi yoksa!? diye yukarıya doğruldu ki kız aynı dediğim gibi istikbalde duruyor. Bunu görünce utandı.
-Hanım kusura bakma, affet beni, dedi. İstikbalde seni üzmüşüz, gayrı git de istirahatını temin et.
Esmer Sultan bir adım ileri geldi;
-Evet delikanlı, ben zevk ü sefama düşkünüm. İstirahat temin etmeyi, bir saniye kaybetmek istemem. Yalnız, şu zincirlerin senin nazik kollarını, bedenini kesmesini vicdanım götürmüyor. Sana ben bir-iki söz teklif edeceğim. Eğer sözlerimi kabul edersen zincirleri çözeyim, sen de istirahatını temin et, ben de edeyim.
-Buyur hanım! Tekliflerin neyse söyle, işime gelirse kabul ederim, işime gelmezse kabullenmem.
Esmer Sultan dedi ki:
-Senin işine gelmeyecek bir iş değil ki senin için çok iyi bir iş.
-Öyle diyorsun ama belki bana hoş gelmez. Bir söyle bakayım ki ben de ona göre bir cevap vereyim
-Ben Feseli Padişahı´nın kızıyım. Adıma Esmer Sultan derler. Seni cellâdın elinden aldım geldim. Himaye altındasın, korkma, serbestsin. Teklifimi kabul etsen de etmesen de seni cellâda vermem. Ona göre tedbirini al. Seni cellâtların elinden almamdaki gayem şu: Senin kesmiş olduğun Esfendiyar´ın yerine babamın yanına ordu pehlivanı vereceğim. Eğer sözlerimi tutar da babamın yanına ordu pehlivanı olarak girersen babam da?
-Eeeee.!
-Babam da beni sana verecek. Biz iki genç birbirimize kavuşacağız. Bu manzaralı köşklerde, bu Has Bahçe´de, bu cariyelerin içinde, zevk ü sefamızca ömrümüzün nihayetine kadar yaşayacağız.
Dedi ki:
-Hanım! Cellâtların elinden beni bunun için mi aldın? Ben cellâtlara parçalanmaya razı olurum, babanın yanına ordu pehlivanı olmam.
-Sebep?
-Senin baban, vicdansız adam, dedi. Bağlı bağlı adam öldürüyor. Ben de vicdansız adamı cinim kadar sevmem. Sonunda muhakkak bir fitne çıkartır. İyisi mi bu iş başıma gelmişken, sen devam et. Git babana söyle beni cellâda versin, dedi.
-Etme tutma!
-Etme tutması yok. Ben babanın yanında ordu pehlivanı olmam. Git babana söyle, dedi.
Bunu duyunca, Esmer Sultan tahammül edemedi, bunun ayaklarına sarılarak ağlamaya başladı.
-Etme delikanlı, babam vicdansızdır, ben de biliyorum; fakat bana niye diyorsun?
Dedi ki Lâtif Şah:
-Kızım, benim seninle bir ilgim yok ki ben sana ne diyeyim. Sen masum çocuksun. Benim seninle hiç bir ilgim, ilişiğim yok. Yalnız, babanı sevmiyorum. Hiç bir yerde bana yalvarma. Git babana söyle, beni cellâda versin.
O zaman Esmer Sultan; ?Eyvah felek!? dedi içinden. ?Babam bunu öldürür. Ben, keşke bunu görmeseydim. Bunun hayali benim gözümün önünde kalır, tahammül edemem ben de ölürüm.? deyip Lâtif Şah´ın ayaklarına dolanıp da ağlamaya başladı.
Esmer Sultan, bunun ayaklarına dolanıp ağlarken Lâtif Şah´ın aşkı zuhur etti. Mihriban Sultan´ın hayali gelip gözünün önüne geldi. Ağlayarak, aldı bakalım orada ne söyledi:
Esmer Sultan yanma benim nârıma
Yollarımı gözleyenim var benim
Kederlendim acı benim hâlime
Candan yanan bir sevdiğim var benim
Gamı def olmayıp aldı bir daha:
Başka güzellerin çekmem nazını
Gösterme babanın o bet yüzünü
Huriden ayrılsa almam kızını
Candan yanan bir sevdiğim var benim
Sözü tamama ermeyerek Lâtif Şah aldı bir daha:
Hâllerimi ayan ettim ben sana
Onsuz günler geçmez oldu dar bana
Hep güzeller haram olsun bir bana
Candan yanan Mihriban´ım var benim
?Hep güzelleri haram olsun bir bana / Candan yanan Mihriban´ım var benim? deyince Esmer Sultan;
-Dur delikanlı, dedi. Evvelki sözlerimi kabul etmedin, sana bir söz daha teklif edeceğim. Bunu bari kabullen, dedi.
-Söyle bakayım hanım, işime gelirse kabullenirim; işime gelmezse onu da kabullenmem, dedi.
Dedi ki:
-Sen benim babamı sevmiyorsun, ben de sevmem babamı. Zaten vicdansız biri. Sen beni beğeniyor musun, beğenmiyor musun? Açık olarak konuş bakayım.
-Beğeniyorum.
-Öyleyse tahammül edemiyorum. Ben seni çözeyim, beni al o Mihriban Sultan dediğin kız neredeyse oraya kadar götür. Orada Mihriban Sultan´la evlendikten sonra ikinci aile olarak beni de almaya söz veriyorsan delikanlı, ben zincirlerine tahammül edemiyorum, senin zincirlerini çözdüreceğim.
-Lâtif Şah dedi ki:
-Hanım, sağlam konuşalım ki aramızda itiraz olmasın.
-Konuş bakalım ne konuşacaksan, dedi.
-Ben seni buradan alırım, Mihriban Sultan´ımın yanına kadar götürürüm; fakat yolda giderken, nihayetinde biz evleneceğiz, diye, benimle konuşmak, muhabbet etmek, daha başka başka işler umarsan bu yok! Seni bacı-kardeş sevgisiyle alır götürürüm. Oraya varınca, senin yapmış olduğun fedakârlığı anlatırım, o da; ?Bu senin canını kurtarmış, buraya kadar getirmiş, ben bu işe tahammül ederim, bunu benim üstüme al.? derse, seni onun üstüne alırım. Yok, eğer ki; ?Ben kuma kahrı çekmem. Ya beni alacaksın ya onu alacaksın.? derse, seni almam onu alırım. Haberin olsun. Eğer bu işe razıysan, beni çöz, gidelim beraber. Razı değilsen git babana söyle, beni cellâda versin.
-Delikanlı, burada bana biraz düşünmek icap etti. Bana müsaade buyur, ben bir parça düşüneyim, geleyim. Sonra son kararımı vereyim, dedi.
-Peki, git düşün de gel.
Esmer Sultan Lâtif Şah´ın yanından ayrılıp köşküne gitti. Yatak odasına geldi. Kapısını örttü kilitledi. Yatağının üzerine oturup, kafasını avuçlarının içine alıp orada yarım saat kadar düşündü. Nihayetinde, kendi kendine dedi ki: ?Bu Lâtif Şah´ta, Mihriban Sultan´a karşı bu kadar âşıklık var. O kızda da muhakkak buna âşıklık var. Eğer ben bunun burada maşukasını öldürtmeyip ona götürürsem, vicdanı ne olursa olsun, beni üstüne alır. Benim böyle bir işim olsa da getirseler, ben onu üstüme alırım. İsterse padişah kızı olsun, isterse Çingene kızı olsun, o da beni alır.? dedi, razı oldu. Geriye geldi;
-Delikanlı! Ben senin söylediğin teklife razıyım, dedi.
-Razı mısın?
Razıyım.
-Ben de razıyım, dedi, Lâtif Şah.
Lâtif Şah´ın zincirlerini çözdüler. Zincirleri çözdükten sonra elma ağacının köküne sırtını dayadı.
-Hanım, gideceksen hazırlığını gör, yoksa beni avare etme. Ben gideceğim, dedi. Tahammül edemiyorum.
Orada Esmer Sultan aşkı cuş etti Lâtif Şah´a bakalım ne söyledi:
Ahdim budur bu ellerde kalasın
Benden ayrı güzel yâr neye lâzım
Bizim bu şehire mesken salasın
Kızıl gül yanında har neye lâzım
Lâtif Şah, Esmer Sultan´ı cevapsız bırakmadı. Aldı bakalım ne dedi:
Ben de şehzadeydim vaktin birinde
Birçok devlet gördüm var neye lazım?
Gözüm yoktur gevherinde la´linde
Terlan olan yerde sar neye lâzım
Aldı Esmer Sultan:
Sarraf oldu kıymet koya akçaya
Nazar kıla yaman ile yahşıya
Naşi bağban gelip girse bahçeye
Kadir bilmez derler bar neye lâzım
Aldı Lâtif Şah:
Bir yiğide Hak´tan nida olmasa
Gavvas olup deryalara dalmasa
Aradığın öz bağında bulmasa
Özge bağda biten nar neye lâzım
Aldı Esmer Sultan:
Esmer Han ´ın budur şehiri mekânı
Sana kurban olsun bu şirin canı
Hışma gelsem tez eylerim divanı
Kıyıp da edemem şer neye lâzım
Aldı Lâtif Şah:
Lâtif Şah ´ım daldım aşkın gölüne
Yakam geçti kadir bilmez eline
Bir sevda ki düşse nadan eline
Ondan gelen hayır şer neye lâzım
Vakit geçti, gece oldu, yatma zamanı geldi. Lâtif Şah´ın aklında Mihriban Sultan var, Esmer Sultan´ın aklında Lâtif Şah var. Yatak odasına geçtiler. Baktı ki Lâtif Şah, içeride bir karyola var. ?Mihriban Sultan´dan başkası bana haram.? dedi içinden. Orada aldı bakalım ne dedi?
Çok da celallenme divane güzel
Sen diyen hayalde duran değilim
Ben öz maşukamın müptelasıyım
Herkesi bir gözde gören değilim
Esmer Sultan da Lâtif Şah´a dedi ki:
Hicran Şahı leşker çekmiş üstüme
Hicr-i gamla cengi kuran değilim
Öyle bir ok vurdun sızılar yaram
Tabipsiz yaramı saran değilim
Aldı Lâtif Şah:
Sevda çeken civan iken pirleni(r)
Müjgan kirpik sinem üste perleni(r)
Elimden uçurdum tülek terlanı
Kara zağa gönül veren değilim
Aldı Esmer Sultan:
Cevap deyim cevap ehl-i lisanım
Az kalmıştır öz canımdan usanım
Vallah billâh ben de benî insanım
Şahmar olup seni vuran değilim
Aldı Lâtif Şah:
Sergerdan Lâtif ´im eyleme minnet
Yaralı gönlüme yaraşmaz zinnet
Özün gılman olsan makamın cennet
Misafirhanende kalan değilim
Aldı Esmer Sultan:
Esmer Han ´ım ar namusu atmışım
Celallenip özge hâle yetmişim
Dest uzatıp dameninden tutmuşum
Çekilip kenara duran değilim
Lâtif Şah, bir daha;
-Benim Mihriban sultan´a verilmiş sözüm var, dedi.
Esmer Sultan, Lâtif Şah´ın yanından ayrılıp Has Bahçe´den dışarı çıktı. Dışarıya gitti; yarım saat ya da bir saat sonra bir delikanlı elbisesi giyinmiş; eline bir kılıç, bir kalkan almış; geldi kapıdan içeri girdi.
-Delikanlı aha kılıcın, aha, kalkanın, aha da elbisen kalk bakalım, dedi, burdan kaçacağız.
Lâtif Şah´ın zaten hazır tarafı. Kızın getirdiği kılıcı kalkanı kuşanırken, Esmer Sultan da cariyelerin hepsiyle helâlleşti, vedalaştı.
-Kızlar, yavrum ben gidiyorum, dedi. Benim gittiğimi birkaç gün babama söylemeyin. Babam birgün gelir ki ben burada yokum. Sizi burada sığındırmaz, tabi sizi azat eder. Siz de gider istediğiniz delikanlı bir kocaya varırsınız. Çoluk çocuk sahibi olursunuz. Benim yüzümden burada kaldınız. Sizin emsalleriniz dünyaya çocuk getirdiler. Ben gideyim, siz de muradınızı alıp gidin.
Cariyeler dediler ki:
-Hanım, tek sen git de biz bir ay kimseye gittiğinizi söylemeyiz.
-Peki.
Lâtif Şah´la el ele tutuşarak, Has Bahçe´nin kapısından dışarı çıktılar. Cariyeler iki tane eğerli at hazırlamışlardı, kapının önünde bağlı. İkisi, iki ata bindi, Allahaısmarladığı çekip; nerdesin Hindistan şehri deyip yola çıktı.
Onlar gitmekte olsun, bir müddet sonra sabah oldu. Feseli Padişahı, sabah erkenden kalktı. Divanhanesine gitmeden evvel kendi kendine; ?Gideyim de şu pehlivanı bir yoklayayım. Doğru köşke geldi, o yana bu yana bakındı, yoktur kimse. O zaman Herhalde bunlar yatak odasındadırlar, dedi köşke çıktı. Kızının yatak odasına geldi ki kızın yatağı orada, kendisi yok. ?Var bunda bir iş. Cariyelerin içindeler mi acaba?? Cariyelerin koğuşuna indi, herkes yerli yerince yatıyor. Ne kız var, ne de pehlivan. O zaman şüphelendi, seslendi. Doğruldular ki cariyeler, padişah koğuşta duruyor. Tabi yataktan kalkarak toparlandılar;
-Buyur Padişah´ım!
-Kızım! Dünkü gönderdiğim pehlivan ve hanımınız Esmer Sultan neredeler, diye sordu.
-Bilmiyoruz, padişahım, dediler.
-Kız, siz onun cariyesi değil misiniz, hanımınızın nerede olduğunu bilmiyor musunuz?
-Bilmiyoruz Padişah´ım dediler.
O zaman Padişah iyice şüphelendi. ?Bunda bir iş var.? diye. Geri döndü;
-Kızlar! Ben divanhaneye gidiyorum. Şimdi cellâtları gönderip hepinizin boynunu kestireceğim, haberiniz olsun, dedi.
Cariyeler yataktan sıçrayarak kapının önüne dizildi.
-Şah´ım müsaade buyur söyleyelim, bizi öldürtme, dediler.
Korktular da.
-Anlatın bakayım. Birinci cariye ileri çıktı.
-Kızlar, hepiniz söylemeyin, ben ifade vereyim, dedi.
Padişah da;
-Hepiniz konuşmayın, biriniz konuşsun, dedi.
Cariye aklından dedi ki: ?Bu, koca bir padişahtır, askerini gönderir yolda bunlara yetiştirir. Oğlanı öldürür, kızı da geri getirirler. O zaman biz de hanımın yanında mahcup oluruz.? diye orada bir yalan uydurdu.
-Padişahım, o pehlivanı aldık buraya getirdik, bahçede selâm köşesine koyduk. Kızınız bizlere, ?Geri çekilin.? dedi. Tabi biz de geri çekildik. Orada pehlivanla biraz konuştular. Aramız uzak olduğu için ne konuştuklarını anlayamadık. Sonra kızınızın yüzü azgın geldi. ?İnsanoğluna zaten insanlık yaramaz, canı isterse!? dedi. Aramıza girdi. O yana bu yana gezdi, hırsını teskin etti. Oğlan çabalarken çabalarken zinciri kopardı. Kılıcı çekti içimize geldi. ?Hepinizi keserim seslenmeyin.? dedi. Biz de korktuk, ses çıkaramadık. Kızını tuttu, sürükledi. Aldı kapıdan çekti, gitti. Yani kızın çözdüğünü söylemediler.
Bunu duyan padişah saraya geldi. Kapıda iki muhafız karşıladı. Muhafızın biri Padişah´a bir kâğıt uzattı.
-Padişah´ım dedi, bu kâğıdı zaptiyeler dış kapıda çakılmış bulmuşlar.
Lâtif Şah giderken Padişah´a nispet olsun diye bir şeyler yazıp kapıya asmıştı, bu kâğıt o kâğıttı.
Padişah kâğıdı aldı kendisine bir şeyler yazılmış. Lâtif Şah demişti ki:
Şah sana müjdeler olsun
Yüreğen koydum düğünü
Başıma fehle kurardın
Gördün mü olmaz oyunu
Yıkmışım binanı bil ki
Virandır ömrünün mülkü
Yiyemez sen teki tilki
Men teki aslan payını
Lâtif ´e attın kemendi
Esmer Han eyledi fendi
Giderim tutarım indi
Mihriban Han´ın toyunu
Padişah kâğıdı okudu, iyice kızdı, makamına geldi. Divanhanenin nöbetçilerinden iki yüz kadar muhafız vardı. Emir ferman buyurdu ki;
-Çabuk yanıma gelin. Yolda yetişin siz bunları oyalayın ben yeniden kuvvet göndereyim, dedi. Nerde tutarsanız, oğlanı parçalayın, kızımı da alın geri getirin, dedi.
Divanhanenin nöbetçileri at yerine geldi, Lâtif Şah´ın izini eline aldılar.
Onlar geriden geliyor. Bunların da haberi yok. Var kuvvetle geliyorlar. Kuşluk zamanına kadar gittiler. Güneş kuşluk zamanına çıktı. Zaten hikâyemizin başlangıcında, Lâtif Şah´ı her at taşıyamıyor, yalnız Benliboz taşıyor, demiştik. Giderken altındaki atı yoruldu. Yolda da bir çayırlık çimenlik yere geldiler. Dedi ki:
-Hanım at yoruldu, biz de bir parça yorulduk. Atlar bir parça şurada yayılsın, dinlensin. Biz de çeşmenin başında bir parça oturalım da ondan sonra gidelim.
Feseli Padişahı´nın kızı Esmer Sultan da;
-Peki dedi.
Atan indiler. Atlar, bir parça yayılıyor, kendileri de oturdular. Koca bir padişah kızı tabi, türlü azıklar almıştı. Azığı açtı, orada yediler, karınlarını doyurdular. Su içip midelerini ferahlandırdılar. İkisinin de uykusu gelip, hamura döndü. Lâtif Şah dedi ki:
-Hanım, uyku bizi perişan etti. Bir parça uyusak, iyi gideriz ya, ben padişah kızı götürüyorum. Padişah kızı kolay kolay gitmez. Olur ki bir yerden bir iş çıkar. Bir parça sen uyu, ben seni bekleyeyim; azcık da ben uyuyayım, sen beni bekle. Ondan sonra gidelim, dedi.
Esmer Sultan bunu duyunca hemen bağdaş kurup çimenliğin üstüne oturdu, dedi ki:
-Delikanlı, evvelce sen uyu ben seni bekleyeyim, azcık da ben uyuyayım sen beni bekle. Ondan sonra gidelim,
-Peki deyip Lâtif Şah arkasının üstüne yattı.
Kafasını getirip kızın kucağına koydu, uykuya daldı. Esmer Sultan da yüzüne bakıp bakıp göğsünü geçirdi. ?Ey Rabb´im! Şunu sağ selâmet memleketine düşüreydik.? diye, Lâtif Şah´ın yüzüne bakıyordu. Bir yandan da ?Arkamızdan gelenler var mı?? diye geldikleri yere bakıyordu. Babasından korkuyor tabi.
Lâtif Şah tam uykuya daldığında, kız Lâtif Şah´ın yanaklarını okşayıp duruyordu. Bir ara yukarıya doğruldu ki ne görsün, geldikleri yoldan toz duman koptu. ?Tamam geliyorlar.? dedi. Kurtarmaktan umudu kesti. ?Gelip bunu öldürürler, beni geri götürürler.? diye ağlayarak aldı bakalım kucağındaki uyuyan Lâtif Şah´ın baş tarafında ne söyledi?
Dizimin üstünden kaldır başını
Düşman geldi bize çattı ne dersin
Akıttım gözümden kanlı yaşımı
Asker geldi bize çattı ne dersin
Esmer Sultan´ın sesi Lâtif şah´ın kulağına değince gözünü bir açtı ki ağlayarak başında beyit söylüyor. Tabi şüphelendi yukarıya doğruldu ki asker geriden toz dumana katmış geliyorlar. Anladı ki Esmer Sultan bunlardan korktu da bu beyti söylüyor. O da aldı bakalım Esmer Sultan´a ne söyledi.
Ala gözlerini sevdiğim sunam
Böyle ağlamanın yeri değildir
Sen gül ü ranayı seven bu âşık
Elbet er kişidir kârı değildir
Esmer Sultan aklından; ?Elbet er kişidir, kârı değildir; ama bu kadar askere bir adam ne yapacak?? deyip aldı bir daha:
Senin için düşüp geldim yollara
Karışayım boz bulanık sellere
Alır babam beni verir ellere
Hayalin gözümde kalır ne dersin
Aldı Lâtif Şah:
Rabbi´min kısmeti olmuşsan bana
İntikam alırım düşmandan yana
Ben varken bir kem göz bakmaz sana
O da her yiğidin kârı değildir
deyip kestiler.
Beyitlerini kestikten sonra kalktılar. Atlarının örüklerini çözüp, atın üstüne geldiler. Askerler de ok menziline kadar geldiler. Geriden, bunlara ok atmaya başladılar. Lâtif Şah, kılıcını çekip kınından çıkarttı. Kıza dedi ki:
-Önüme düş bakalım!
Esmer Sultan önüne düştü. Gelen okları, kılıcıyla savuşturuyor, kendine dokundurtmuyordu. Atları topukladılar. Askerler, ok atarak arkalarından kovaladı. Bir zaman gittikten sonra, yolları bir kayanın yanına geldi. Orada bir kaya deliği var. Kayanın deliğini görünce kıza dedi ki:
-Atından in de atı bağla, şu kayanın deliğine gir.
Esmer Sultan atından inip, atı örükleyip kayanın deliğine kaçtı. Lâtif Şah´ın kılıç elinde zaten, geriye dönüp kayanın dibinde iki yüz askerle, orada birbirlerine girdiler. İki saat harp ettiler, üçüncü saat birçoğunu öldürdü. Geri kalanlar da bunun önünde duramayıp bozuldu. Gözleri ürktü kaçıyorlar. Lâtif Şah, da peşlerine düştü, yetiştiğini kesiyor. Topladı gidiyor. Bunu gören Feseli Padişahı´nın kızı Esmer Sultan, kayanın deliğinden çıktı. Atının örüğünü çözüp, atına bindi, o da bunların peşine düştü. Gelip Lâtif Şah´a yetişti, dedi ki:
-Şah´ım bunlar bozuldu kaçıyorlar, bunlar gideyim Feseli´nden ordu düzeyim geri geleyim demesi bir müddet sürer. Biz de çok yol almış oluruz. Gel geri dönelim de gidelim, dedi.
Lâtif Şah, dedi ki:
-Hanım, ben Hindistan şehrinde kaynatam Erciyâr Hükümdarının huzurunda mahbubem Mihriban Sultan da yanımdaydı. Beytimle aht-ı peymân ettim ki Feseli´ni harap edeceğim, diye. İş buraya kadar geldi, bırakıp geri gidemem, dedi.
Esmer Sultan dedi ki:
-Delikanlı! Ben siftah senden bu kadar işler umamıyordum; fakat şimdi anladım ki Feseli senin karşında duramaz. Bunların zaten birazı kırıldı, birazını da oraya varınca kıracaksın. Orada Feseli askeri, senin üzerinde duramayacak, harp alanında babamı da öldüreceksin. Biz, karı-koca olduğumuzda benim babam alıma düşer, ben ağlayacağım, sen o zaman bi-huzur olursun, dedi. Tadını bulamayacağız bu işin. Gel geri dönelim de gidelim.
Bu söz Lâtif Şah´ın hoşuna geldi, atını geriye çevirdi. Atlar da kaçıp gidiyor. Atlarını sürdüler daha geriden gelip asker de yetişmedi. Bunlar ?Nerdesin Hindistan şehri!? deyip yola açıldılar.
Bunlar gelmekte olsun, biz haber verelim, Hindistan şehrinde Lâtif Şah´ın Koca Lala´sından?
Koca Lele, Lâtif Şah kaybolduktan sonra, Erciyar Padişahı da bunu huzurdan kovmuştu. Hindistan şehrinin sokaklarına düştü, gelip giden yolcuların önüne düşüyor, ağlayarak soruyor. Kimse; ?Gördük.? diyen yok. Koca Lele, buralarda birkaç ay dolaştı. Gelip giden yolcunun önüne çıkıp Lâtif Şah´ı sordu. Ağlaya ağlaya gözlerine kara bulut indi, kör oldu. Gözleri görmüyor. Tabi gözleri kör olduğu için, yerliyi yabancıyı, geleni gideni bilemez oldu. Hindistan şehrinin en işlek yerini buldu, sahibinden orayı satın aldı. Oraya beş odalı bir han yaptırdı. Altına atlar için tavla, üstüne de milletin yatacağı yerler yaptırdı. Kapının üzerine bir levha yazdırdı ki; ?Burası garipler hanı, gelip giden garip guraba, beleş olarak burada yatabilir.? diye. Oraya oturdu. Gelip giden garipler oraya misafir oluyor. Onlara da soruyor hiç ?Gördük.? diyen yok.
Onlar orada kalmada olsun, Esmer Sultan Lâtif Şah´la günlerce yol geldikten sonra gece yarısından bir parça evvel gelip Hindistan şehrine girdiler. Hindistan şehrine girince, Lâtif Şah´ın içine bir acı düştü. ?Acep bu Koca Lele öldü mü, memlekete mi gitti, yoksa buralarda mı? Acaba ben bunu nerde bulacağım.? diye düşünerek geliyordu. Geldi ki oraya bir han yapılmış. Hanı görünce dedi ki:
-Ben buradayken bu han burada yoktu, yoksa görmem lâzımdı. Ben buralarda gezdimdi. Bu hanı kim yaptırmış acaba?
Hanın kapısına geldi ki kapısında şöyle bir yazılı levha var: ?Burası garipler hanı, gelip giden garip guraba, beleş olarak burada yatabilir.? Aklından dedi ki: ?Bu gün bu handa yatalım, sabahtan arayalım ihtiyarı. Gece vakti nerde bulayım ihtiyarı??
Atlardan indiler. Atları içeri çekip at bağlayacak yere bağladılar. Merdivenden yukarı çıktılar ki birkaç müşteri gelmiş. Bir odada sandalyelerin üstünde, önlerinde masa oturuyorlar. Bunlar oraya girdiler, ileride bir boş masa var, ikisi yan yana oraya oturdular. Yönleri kapı tarafına dönük. Oraya oturunca Lâtif Şah baktı ki Koca Lele´si kapının arka tarafındaki sandalyenin üstüne oturmuş. Sırtına bir siyah cüppe giyinmiş, beline kendirden bir kuşak bağlamış, kafasına siyah bir bez dolamış, sakalı bütün uzamış göğsünü tutmuş. Kafasını bastonuna dayamış öylece oturuyor. Anladı ki bu hanı, bu ihtiyar yaptırmış. Kendini araştırıyor. Hiç ses çıkartmadı, oturuyor.
Biraz sonra oradaki müşteriler kendi yataklarına çekildiler. Tabi Koca Lele de iki garip misafirin daha geldiğini anladı. Kalktı, düşüne düşüne bunların oturduğu masaya doğru geliyor. Yaklaşınca Lâtif Şah, Feseli Padişahı´nın kızına eliyle işaret etti. Feseli Padişahı´nın kızı ayağa kalktı, ihtiyarın kolundan tutup altına bir sandalye çekip Lâtif Şah´ın karşısına oturttu. Kendi de gelip yerine oturdu. İhtiyar dirseklerini masanın üzerine koydu.
-Merhaba oğlular, hoş geldiniz, dedi.
Lâtif Şah dilini başkalandırarak;
-Merhaba emmi, hoş bulduk, dedi.
-Oğullar, atalardan kalma bir söz vardır; Çok yaşayan mı bilir, çok gezen mi? İllâki çok gezen bilir derler. Bir garip olmasaydınız, bir konağınız olurdu, buraya gelmezdiniz. Siz garip adamlarsınız anlaşılan. Gezdiğiniz yerlerde Lâtif Şah denilen bir pehlivan gördünüz mü ya da duydunuz mu, diye sordu.
Lâtif Şah;
-Ne yapacaksın emmi, senin neyindi, diye sordu,
Dedi ki:
-Ne edeceksin oğlum, neyim olduğunu? Eğer gördüyseniz, duyduysanız bir müjde ver. Ben de senin müjdenin bedelini vereyim. Yok, duymadınızsa, bana derdimi tazeletmeyin. Zaten tahammül edemiyorum, dedi.
Lâtif Şah bunun ellerinden tuttu;
-Emmi ben her şeyden lezzet alırım; fakat macera dinlemeden aldığım lezzeti hiç bir şeyden almam. Bu pehlivanın adı neydi, bana söyle de bir dinleyeyim; belki sana sonra bir müjde verebilirim, dedi.
Koca Lele;
-İnşallah bunda bir umut var deyip bir ah çekip benim size anlattığım hikâyenin başlangıcından girdi, Hindistan şehrine gelip de Esfendiyar´ı öldürüp de denizde yolunu azdırıp kaybolduğu yere kadar söyledi. Oradan sonrasını bilmediği için;
-Daha bilmiyorum oğlum, dedi. Orada kaybolduğu için bunun nerde olduğunu bilmiyorum. Öldü mü, kaldı mı?
Lâtif Şah;
-Peki emmi, dedi, O Lâtif Şah dediğin pehlivan, denize gark olup da gidince maşukası dediğin Mihriban Sultan hiç aratmadı mı onu?
Lâtif Şah zaten burası için kendini tanıtmıyordu.
Dedi ki:
-Oğlum arattı. Babasına çok yalvardı, çok arattı; lâkin bulamadılar. Babası kızını da reddetti, beni de huzurdan kovdu. Ben ağlaya ağlaya gözlerimi kör ettim. O da gelip şimdi burada gece gündüz ağlıyormuş, diye duydum. Artık kör oldu mu, olmadı mı, ne olduğunu bilmem.
Bunu duyan Lâtif Şah, tahammül edemedi;
-Vay Lele´m beni tanıyamadın mı, dedi.
Kollarını açıp ihtiyarı kucakladı. İhtiyar da Lâtif Şah´ı tanıdı.
-Vay yavrum, geldin mi, deyip boynuna dolandı.
Lâtif Şah´ın yüzünü gözünü yalıyor.
-Hey Ya Rabbi´m! Şu gözümü aç, şahımı dünya gözüyle bir daha göreyim de ruhumu kabz et, diyor bağıra bağıra.
Lâtif Şah daha fazla kendini tutamadı, orada aldı bakalım Koca Lele´ye ne dedi?
Lâtif Şah, Koca Lele´nin ne halde olduğunu öğrenmek istedi. Orada aldı bakalım ne dedi:
Koca Lele ne gam güne dalmışsın
Hicran kahrı dal kaddini eyifti
Bu şehirin halkı neden hiç gülmez
Ne sebepten karaları giyifti
Aldı Koca Lele:
Dindirme ki oğul gamdan ağlarım
Zalim felek hatırıma deyimiştir
Bir terlanın kanadından uçardım
İtgin düşüp beni gamgin koyuftu
Aldı Lâtif Şah:
Vardım gittim Lele´m yağı yessiri
Emretti cellâda kurdurdu darı
Hicran yeksanıyım gam tarumarı
Kahırlı gönlümü gam buduyuftu
Aldı Koca Lele:
Yeri yeri ey insanın arsızı
Böyle itibarsız bilmezdim sizi
Burda koydun gittin ben tutarsızı
Hiç demedin garip elden ayıfdı
Aldı Lâtif Şah:
Letif Şah ´am cevre salmışım seni
Affeyle suçumu ey gönlü gani
Dayanıp lelinci eyleme meni
Zayıf cismim öz canından doyuftu
Aldı Koca Lele:
Lele ´n de terkini kıldı sılanın
Çekerem mihnetin her gün belânın
Bir çürük canı var yazık Lele ´nin
Letif Şah yolunda kurban olufdu
O zaman Feseli Padişahı´nın kızı Esmer Sultan, Lâtif Şah´ın ağlamasına tahammül edemedi.
-Biz şahımla rahatça konuşuyorduk, bu kör de nereden çıktı? Benim şahım ağlattı da gözünün yaşını akıtıyor, deyip kalktı bunları birbirinden ayırmaya çalışıyor.
Tabi koca bir pehlivan, ihtiyarı kucaklamış, elinden alamıyor. Feseli Padişahı´nın kızı, o yana bu yana derken, elini ihtiyarın göğsünden taktı. Geriye çekince kolunu üsten düşürdü. Kör kısmı gördü. Şöyle dikkatle baktı ki gözü kör olmamış, gözüne kara bulut inmiş.
-Emmi ağlama, şahımı ağlatma. Ben senin gözlerini açayım da Şah´ı dünya gözüyle gör, dedi.
-O da açar mısın, dedi.
-Evet, dedi. Ben bu işten anlarım.
-Vay sağ olasın kızım, dedi.
Lâtif Şah, ihtiyarı kucaklayıp yatak odasına götürdü, sedirin üstüne arkasının üzerine yatırdı.
-Hadi bakayım, göster hünerini, dedi. Eğer bu ihtiyarın gözlerini açar da evvelki haline getirirsen, gayrı ondan sonrasını Allah bilir.
-Peki, dedi kız
Hünerine güveniyor. Sırtından ceketini çıkardı, bir tarafa attı. Bir ufak çantası vardı Beriye çekip aletlerini çıkarttı. O arada geriye döndü, gördü ki Lâtif Şah, kılıcını kuşanıyor.
-Ne yapıyorsun, dedi.
Dedi ki:
-Hanım sen bunun gözlerini aç. Bak, benim hasretimden ağlaya ağlaya gözlerini kör etmiş. Mihriban Sultan da orada ağlıyormuş. Ben gideyim de bu gece onu göreyim, onu da müjdelemiş olalım. Geleyim de ondan sonra başka işlerimize bakalım.
-Gidecek misin, dedi kız.
-Gideceğim, müsaade edersen.
-Şah´ım! Ben senin için buradayım. Babamın memleketini, köşkümü, eyvanımı, cariyelerimi bıraktım geldim. Şimdi gidersin, o kızı orada bulup beni burada unutursan, bu ihtiyarın gözü nasıl kör olduysa, bu diyar-ı gurbette benim de gözüm öyle olur. Ben de sana intizar ederim. Beni yollara baktırma, çabuk gel.
-Yok, çok gecikmem. Bu ihtiyarı da seni de burada bırakmam, dedi.
-Hadi! Allah yolunu açık etsin, deyip kız kapıları açtı.
Lâtif Şah, çıkıp gitti. Kız da geriye gelip ihtiyarın gözleriyle uğraşmaya başladı.
Lâtif Şah zaten köşkün yolunu biliyordu. Handan çıkınca, doğruca Mihriban Sultan´ın köşküne geldi. Geldi ki kapı-mapı açık, herkes kendi başı derdinde. Köşkün kapısından içeriye girdi. Elma ağacının dibine geldi ki Mihriban Sultan köşkün penceresinin önüne oturmuş, iki tarafına iki mum dikmiş, mumun ziyası altında o da ihtiyar gibi sırtına bir siyah cüppe giymiş, kafasına siyah poşu örtmüş, üzerinde al, kırmızı, beyaz nesne hiç yok. Yas matem tutuyor. Kafasını avuçlarının içine almış, gece yarısı köşkün içinde o yana bu yana uğrülene uğrülene o yana bu yana ağlıyor.
Bunu gören Lâtif Şah, elma ağacının köküne dayandı, buna bakıyor. Biraz sonra cariyeleri yanına geldi içerden, dediler ki:
-Hanım! Genç yaşta kendi katline sebep olacaksın. Ağlaya gözlerini kör edeceksin. Ortalıkta kalacaksın, bizi de ortada bırakacaksın. Sabahtan beri burada ağlaya ağlaya öldün, belin bıkının kırıldı. Kalk biraz seni gezdirelim, yerine yatıralım az bir parça dinlen. Bu ne senin halin!
-Kızlar, dokunmayın bana, ben tahammül edemiyorum, dedi. Hele şuradan bana sazımı getirin. Hele bu gün aşk yeli yine başımda esiyor.
Cariyeler sazını getirip eline verdiler. Ağlayarak aldı bakalım Mihriban Sultan -Lâtif Şah´tan haberi yok.- köşkün penceresinin önünde ne söyledi?
Bir yere gidemem ben yaralıyam
Beni bu dertlere salan gelmedi
El âlem al giymiş ben karalıyam
Benim´çin deryaya dalan gelmedi
Gamı def olmayıp Mihriban Sultan aldı bir daha:
Benim yazım bilmem ağ mı kara mı
Hiç bir tabip sarabilmez yaramı
Bu hasretlik kıyamete kala mı
Dertlerime derman olan gelmedi
Sözü tamama ermeyerek, Mihriban Sultan aldı bir daha:
Mihriban ´ım yanmaktayım nara ben
Onun için düştüm ahüzara ben
Ahd eyleyip ikrar verdim yâra ben
Ahdı bütün benim şahım gelmedi.
Bunu gören Lâtif Şah, Mihriban Sultan´a hitaben ne söyledi:
Yar karayı giymiş kalmış zulmette
Yetim gibi boynun buran sevdiğim
Ben seni düşürdüm derde mihnete
El içinde melül duran sevdiğim
Mihriban Sultan, Lâtif Şahı´nın sesini duyunca, birden bire, ölmüş de yeniden can bulmuşa döndü.
-Kızlar!
-Buyur hanım!
-Kızlar, beni tutun hele, aşağıya düşmeyeyim, dedi.
Cariyeler belinden kucakladılar, yarı beline kadar köşkün penceresinden aşağıya sallandı. Aldı bakalım orada Lâtif Şah´ına ne söyledi:
Ben senin aşkından pek yaralıyam
Giyindim eynime karalar yârim
El âlem al giyinmiş ben karalıyam
Sarmadım başıma valalar yârim
Mürg ü kuşun geldi zihnim bulandı
Yaralarım göz göz oldu sulandı
Düğün bayram oldu eller donandı
Yakmadım elime kınalar yârim
Gördü ki Lâtif Şah aşağıdan kendisine bakıyor. Orada Mihriban Sultan aldı bir daha:
Mihriban ´ım bu bağrına taş tuttu
Coş etmedi sazın teli pas tuttu
Bir ben değil kırk cariyem yas tuttu
Melül mahzun durur sunalar yârim
Beyitlerini kestikten sonra;
-Kızlar susun bakayım, şahım geldi. Alın da getirin usuldan.
-Hanım istikbal edecek miyiz?
-Kızlar, istikbalin yeri mi, derhal yanıma yetiştirin, dedi.
Cariyeler, aşağıya koştular. Lâtif Şah´ın kollarına girdiler, alıp getirip Mihriban Sultan´ın yanına getirdiler, ikisini yan yana oturttular.
Mihriban Sultan;
-Hoş geldin Şah´ım, dedi.
-Hoş bulduk.
Bunlar göz göze diz dize bir araya gelince Mihriban sultan, Latif Şah´ın durumunu merak etti. Bakalım orada ne dedi?
Aldı Mihriban Sultan:
Gel görem ne hayaldesin
Beni derde salan yârim
İkrarı boş bî-vefasın
İkrarından dönen yârim
Aldı