Prof.Dr.Cemal ŞANLI’ya ithaf olunur

Beynimdeki  projeksiyon bu gün sönük yanıyor.Halbuki dün beynim kafamın her çeperine denizin sahile vurup geri gittiği gibi vurup vurup geri geliyordu. Bu günse sakin ve sönük. Beynim içine gömüldü. Birden yatağımdan hızla fırladım. Kalktım ve uyan ey beynim dedim ve ümit ışıkları girsin diye pencelerimin tamamı açtım. Gündüz parlayan güneş gibi oldu beynim. Sonrası mı? Göreceğiz.
Ah virüs ah. İnsana ve insanlığa korkuyu öğrettin ya. Ne diyeyim sana.
Atalet toplumundan hareket toplumuna geçişimiz çok sürmeyecek.Bütün Türkiye bunu bekliyor.Bu bizim imanımızın selametine dua eden anadolu velilerden bir miras ve emirdir.
Bir çok şair bir edebiyatçı, müzisyen, siyasetçi ve burjuva doğuran İstanbul, dün kültür, sanat ve ticaret başkentiyken, bu gün virüsün başkenti.İstanbul, her şeyi ama her şeyi en derin yaşayan şehir. Bu şehirde Her şeyin en tepe ve en çukur noktasına bulmak mümkün. Yahya Kemal, Tanpınar, Kemal Tahir, Peyami, Nazım, Atsız, Ömer Seyfettin, Münir Nurettin, Itri, Dede Efendi, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç’u yetiştiren şehir. Veya bu edebiyat ve sanatçıların doğurduğu şehir; İstanbul. Camiler, kemerler, sebiller, hamamlar, kiliselerin en görkemlilerinin bulunduğu şehir. Bu sabah güneşli hava, İstanbul’un yetiştirdiği ve İstanbul’u yetiştirenleri bana hatırlatı.İstanbul, benim özel değer verdiğim şehir. Tarihi kimliği kültürel kimliği bu özel değerde büyük yerleri var.Petersburg adalar İstanbul tepeler şehri.Tanpınar’a kızdığım tek bir nokta var; İstanbul’un zengin semt ve insanlarını yazması. İstanbul’un fakir, yoksul ve gece kondularını yazmamış olması bir eksiklik diye düşünüyorum. Bu cümle bütün edebiyatçılar için geçerli.İstanbul, Türkiye’de bütün şehirlerin hatta bütün Avrupa’ın fon müziği, benim için.Belki haklı bir nedeni olabilir Tanpınar’ın, o da o dönemde İstanbul bu kadar rant yaratmıyordu bir, ikincisi henüz Osmanlı’dan kalan mahalle terbiyesi bu kadar bozulmamıştı. Mümkün mü bu, mümkün. Af edelim mi Tanpınar’ı .Biz kimiz ki ya!!!!
Tanpınar’a kızdığım bir nokta daha var; Itri’yi bilmeyen anlamayan ve öğretilmeyen nesle Wagner’i de sevin demesi. Bu cümlemi suçlular düşünsün, artık. Sezai Karakoç’un şu cümlesini söylemeden İstanbul bahsine devam etmek istemiyorum; İstanbul’u sevmek imandandır.
İstanbul, bir hayat, hayat bir İstanbul.İstanbul’da uzatmaları yaşamak bile bir ayrıcalıktır.İstanbul’da hayal kurulmaz, İstanbul’un kendi hayal şehir.Onu seyir etmek hayal etmektir. İstanbul, İstanbul kadar güzel şehir.İstanbul bir renkler şehri.Bu gün ne olduysa İstanbul’u yazmak istedim. Düşüncenin sevmenin aşkın nefretin kinin ve   paranın tadına vardıran şehir.İstanbul tek başına hem Avrupa hem Anadolu.Güçlü şahsiyetleri yetiştiren güçlü şahsiyeti olan bir şehir.Rusya’da Petersburg, Fransada’ Paris, Türkiye’de İstanbul.Her canlı ölecek ama İstanbul, ölmeyen ve ölmeyecek şehir. İstanbul’u anlamak kendini anlamaktır. Çünkü bütün değerler onda gizli. Kim görürse bu değerleri kendinide görür. İstanbul bazen öfkeli  ve fırtınalı bazen hoşgörülü bir şehirdir.
Saat;11.11. Uyanır uyanmaz bunları yazma gereğini nereden duydum bilmiyorum. Sanırım boğazımda geçmeyen yangı, İstanbul boğazını hatırlattı.Gece yatmadan Stalin belgeseli izledim. Aklıma gelmişken yazmak istedim. Stalin ve Hitler, aileleri belli olmayan ve bu nedenle yine tıpkı virüs gibi bilinmeyen kişilerle özel yetiştirilen iki kişi.
Şlimdi ablam aradı ve yazılarıma “balgam çıkardın” diye niye yazdın diye bana kızdı. Balgam çıkarmak insani bir olgu, tıpkı gülmek gibi dedikten sonra ona şu gerçek olayı anlattım; Japon bir kadının kocası ölür. Ertesi gün kilisede cenaze töreni düzenlenir. Kadın çıkar konuşma yapar ve derki; tam kırk yıldır geceleri hep seninle yattım. Dün gece senin yanımda olduğu hissetmem için dakikalarca “yellenmeni” bekledim ama sen yellenmedin. Cenaze törenine katılanların o an yüzlerinde ekşimiş bir tebessüm görülür.Kadın devam eder, Biliyor musun sevgili kocam daha ilk günden “yellenmenin kokusunu”  özledim deyince alaylı gülen cenaze merasimine katıllanların bu kez gözlerinden yaşlar sözülür. Benimde balgam çıkardım yazmam önce belki sizi rahatsız etmiş olabilir ama benim o anki gerçeğimi yazmam da hakkım diye düşünüyorum. Aziz Nesin hikayelerinde küfür yazarken gerçekçi oluyorda ben balgam çıkardım yazınca tiksinilecek biri olacağımı sanmam. Neyse balgam muhabbetini geçelim mi? Ne dersiniz? Evet dediğinizi duydum vezgeçtim.
İstanbul basite alınacak bir şehir değil. Ezel ebed payitaht kalacak bir şehir.Bin yıllık hatta asırlar boyu Türk tarih fikri İstanbul üzerinden doğmuş ve anlam kazanmıştır.İstanbul’un devamı Türkiye’nin devamı demektir. İstanbul durdukça Türkiye’de duracaktır.İstanbul bir koca Türk devletidir ve her şeyiylede öyle kabul etmek gerek. Anadolu, İstanbul, İstanbul Anadoludur. Yesari Asım’ı sevmek, Aşık Veysel’i, Sevmek demektir.Erzurumlu İbrahim Hakkı’yı saygı duymak Amiş Efendiye saygı, duymaktır.Karacaoğlan’ı anmak, Dede Efendiyi anmaktır.”Hangisini hangisinden üstün tutmalı her biri bu toprağın malı”, der Atsız Toprak ve Mazi şiirinde.Türk tarihinin eşi benzeri olmayan alim, sanatkar, ressam, fikir adamlarının toplandığı şehir. Türk tarihinin kalbi ve beyni olan şehir.
Saat;13.01 yatağımdan kalksam mı, kalkmasam mı diye tereddüt ediyorum. Fonda yine piyano ve yine sanki perdelerim kapalı gibi yazdım.Perdelerim açık olduğu için yalan dünya veya İstanbul’a konuştum.Halbuki ben kendimle konuşarak, kendimi tanımak istiyorum, bu virüslü günlerde. Acziyetimi , güçsüzlüğümü, güçümü, elemlerimi, mutluluğumu, kirliliğimi, temizliğimi nelerden nefret ve neleri sevdiğimi, kısaca kendimin her şeyini.
Açık Pencereme yaklaştım..Yüzüme değen rüzgarla yaşadığımı hissettim.
Saat 15.45.Evden maskemi takıp çıktım. Annem ve babamın mezarlığa gittim. Oradan büyük ablama gittim.Et sote, ev yapımı yoğurt, mercimek çorbası ve pirinç pilavı aldım. Ablama giderken karpuz aldım.
Şimdi evdeyim.sakin ve sessiz evim. Seviyorum evimi.
Akşam olmak üzere. Birazdan iftar sofraları kurulacak. Bende penceremden dışarıyı seyir ediyordum. Birden bir akşam bulutunun üstünde yazılı olan şu cümleleri gördüm. 
“Kutsallık Kefeni”
"Bir cennet bahtiyarlığı bir cehennem çilesi arasında gidip geldikçe yaşlandı, güzelleşti ve sonunda ölüm hazzına ulaştı, bu akşam İstanbul.O ruhu olan şehir, ruhunu engin denizlerden daha uçsuz bucaksız yerlere doğru uçururken, yer kabuğunun altına yaşlı bedeninin konmasını istemiyordu. Öylede oldu. Şehirler hikayesinin kahramanı olan İstanbul’u tanıtmaya böyle başladı yazar. Sonra devam etti yazmaya yazar, “ölüm sessizliği bir müzik gibi tatlıdır kimse fark edemez onu”. İstanbul’un ölümüde tıpkı yalnızlık ve cansızlığın tam ortası gibidir.Hayır ölüm, İstanbul’da sessizlik ile gürültünün sakladığı perdedir.
Akşam bulutu şehrin koruyucu meleği gibi orta yerde ve karşımda dimdik duruyordu. Bulutun boynu bedenin asaletiyle dik, kızaran gözleri, sabah güneşinin ilk Işık'ları gibi serin ve doğdu doğacak olan bir bebeği bekleyen anne gibi sıcaktı.İnsan baktıkça bakası geliyordu bu buluta.Diğer bulutlar bu bulutun etrafında lüle lüle olmuş saçlarıyla onun kulaklarını kapatıyorlardı.Öldüğünü duymasın diye.O kadar soylu bir tavırla uyuyordu ki, bu akşam İstanbul, cennet kuşları dahi kanatlarını çırpmadan uçuyordu ki o uyanmasın.
Hele Kuşların arasında bir kuş vardı ki, ona “Efsane Kuşu” diyorlardı.Efsane Kuşu, gagasında binlerce delik ve binlerce delikten çıkan binlerce ses rengiyle mutluluk dolu ruhunda hazineler gizleyen “Hayal Tanrıçası” gibi süzülüyordu İstanbul semalarında.Nefs Savaşını kazanmış muzaffer bir eda ile gamzeli yanaklarıyla gökkuşağına kenetlenmişti, sanki.Tahta oturmuş, “Deniz Tanrı” sıyla sohbet eden “Göktanrı”, Efsane Kuşun geldiğini görünce sustu ve saygıyla ayağa kaldı, bu akşam vakti. Hafifçe eğildi selam verip kaftanını iki eliyle kapattı.Sonsuzluk ufkuna ulaştı, İstanbul, o an.Kutsallık kefeni içinde kefen kadar beyaz yüzüyle orada ayakta bekledi, Göktanrı.Seziyor ve sezdiği için hissediyor hissettiği için kutsalı olan İstanbul’a saygı duyulmasını istiyordu, belli ki”.İşte o an ezan okundu ve bulut kayıp oldu. Bende mutfağın yolunu tuttum.