(6)
Vezirleri hep geldiler, kapıyı vurup içeri girdiler.;
-Hükümdarım affet bizi, bulamadık.
-Gelin arkadaşlar, dedi. Ben birdenbire hırsa kapılmışım, kusura bakmayın, Giden gitti. Şu kalan çocuğu alın. Bir hoca bulun da okutayım. Benim seviyeme yetiştireyim, ölmeden evvel, dedi.
Tabi buna memnun oldu vezirler. Araştırdılar, soruşturdular, ihtiyar hocalardan Hoca Cihan isminde bir ihtiyar buldular. Hoca Cihan’ı alıp götürdüler.
- İşte beyim, dediler. Tam aradığın hocayı bulduk.
Hoca Cihan’a oğlu Mahmud’u teslim etti Hurşit Bey.
-Hocam: Bunu hükümdarlık çağına kadar okutacaksın, dedi. -Peki hükümdarım. -Alacağın ihsanın sonu yok, dedi.
Hoca Mahmud’u aldı, padişahın kendi evinde, güzel bir hücresinde, her gün gelip dersini vermeye başladı. Arkadaşlar!. Hoca bunu beş sene okuttu. Beşte evvelden çocuk on yaşına değmişti. Hoca devam edip okutuyor...
Günlerden birgün Hurşit Bey hastalandı, yatağa düştü. Gelen doktorlar derdine çare bulamadılar. Üç gün hastalıktan sonra Hurşit Bey hayata gözlerini kapadı, öldü. Millet bir zaman beylerinin yasını matemini tuttu, kırkı çıkana kadar. Kırkı çıktıktan sonra bir araya geldiler. Dediler ki:
-Bu adam öldü gitti. Sülalesinden bir çocuğu kaldı. O da epeyce ilim tahsil etti. Getirelim makamına oturtalım. Hem hükmünü sürdürsün hem ilmini tamam etsin.
Mahmud’u getirdiler, büyük bir merasimle babasının tahtına çıkarttılar. Babasının tacını kafasına koydular. Mahmut babasının tahtında kırk gün hükümdarlık yaptı. Kırk gün hükümdarlık yaptı ama, babası kırk saniye aklından çıkmıyordu. Her cuma günü babasının mezarına gidiyor, fenikene kadar ağlıyordu. Evde başka kimsesi yok. Bir ihtiyar annesi var, bir de kendisi. Tabi cariye hizmetçileri de var.
Babasının hastalanıp da öldüğü odayı yas odası ilan etmişler, önüne de siyah perde takmışlar. “Oraya girmek yasak” demişlerdi. Kırk gün oraya giren yoktu. Birgün Mahmut, sabahleyin annesiyle yemeğini yedi, divana gitmek için annesinin yanından çıktı. Salona girince babasının hasta yattığı oda, önüne yamaçladı. Perdeyi görünce, “Babam burada yattı burada öldü. Babam öleli kırk gün oldu. Gidip mezarına ağlıyorsam da içim sakinlemiyor. Bir şu babamın odasına gir-sem, yattığı yerleri görsem, belki kokusu vardır, burnuma değse. Acaba içim sakinler mi? Belki serinlerim” dedi içinden. Kimsenin haberi yok. Perdeyi kaldırdı, kapıyı yavaşça açtı, örttü. İçeriye girdi. Babasının orada yattığı yerleri görünce, aklı başından gitti. Dizleri bükülüp oraya, arkasının üstüne yattı. Yani ussu geçip bayıldı.
O arada yatınca, üçler, beşler, kırklardan bir pir ayrıldı. Elinde bir bardak suyla Mahmud’un yanına geldi.
-Oğlum Mahmut!
-Buyur baba.
-Beni görüyor musun, dedi.
-Görüyorum.
-Elimdekini de görüyor musun? -Görüyorum, dedi.
-Ney bu?
-Elinizdeki bardak, içindeki su.
-Peki, iyi buldun. Baban öleli kırk gün oldu. Hasret yüreğini yaktı. Bu suyu onun için getirdim ki, belki sakinlenirsin. Bu sudan iç de gönlün bir serinlesin oğlum.
Mahmud’un da baba hasretiyle zaten ciğeri yanmıştı. İhtiyarın uzattığı bardağı canına minnet olarak aldı. Ağzına götürüyordu ki, ihtiyar sağ eliyle bileğinden yavaşça tuttu.
-Dur oğlum, dedi. Bu başka sular gibi içilmez. Bunun bir şartı, kanunu vardır. Mahmut, bunun şartını kanununu söyle de ondan sonra iç.
Mahmut hükümdar oğlu, aynı zamanda hocada ilim tahsil etli.
-Bunun şartını, kanununu ben bilmem baba, neyse söyle, ben de ona göre içeyim, dedi.
-Peki oğlum, ben söyleyeyim, sen de benimle beraber söyle. Oğlum, bunu seni beni ve on sekiz bin âlemi yarasanın aşkına, diyerek iç bakayım. ‘
Şehzade Mahmut:
-Seni, beni ve on sekiz bin âlemi yaratanın aşkına... diyerek bir bardak su içti.
İhtiyar bardağı elinden aldı, bir daha doldurdu.
-Oğlum bir bardak su senin hararetini söndürmedi ve kemale erdiremedi, dedi.
Bir daha uzattı. Mahmut, onu da aldı. Ağzına götürürken, ihtiyar yine sağ eliyle bileğini yavaşça tuttu.
-Oğlum, bunun şartım kanununu da söyle.
-Bunun şartını kanununu da ben bilmem, veren baba bilir, dedi.
Dedi ki: