”Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar; Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar; Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar; Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar. Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın: Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın; Derileri çatlak, bağrı kapkara, Sağ elinin nasırında bir yara Başında bir eski püskü peştamal Koltuğunda bir yamalı boş çuval... ........................ -Ne o bacı? - Ot yiyoruz, n'olacak!.. - -Tarlan yok mu? - - Ne öküz var, ne toprak... - Bugüne dek ırgat gibi didindim; - Çifte gittim, ekin biçtim, geçindim, - Bundan sonra... - - Kocan nerde? - - Ben dulum; - Kocam şehit, bir ninem var, bir oğlum. - - Soyun, sopun? - - Onlar dahi hep yoksul! - Ah Efendi, bize karşı İstanbul - Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi? - Taşraların hayvanlık mı nasibi?.. - ........................” Evet şiir böyle başlıyor ve sonu şöyle bitiyordu: “ Yazık, sana ağlamıyan şiire; Yazık, sana titremiyen vicdana, Yazık, sana uzanmayan ellere; Yazık, seni kurtarmıyan insana!..” Şiirde çevremi buluyordum. Mehmet Emin Yurdakul’a sevgim o yıllarda başlamıştı. Gün geldi bende de şiir filizleri bende de yeşermeye başladı. Şair olabilmeme arzusu, düşleriyle toz pembe rüzgârların önünde sürüklenirken, Yine Mehmet Emin Yurdakul’un dizeleri duygularımın, isyanlarımın aynası oluyordu:  “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et; Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir, Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir.” Zaman su gibi akıp gitti. Düşüncelerimiz biraz daha olgunlaştı. Olaylar, şartlar, Türklüğümüzü hatırlamak ve önde tutmak gereğine ve bilincine bize ulaştırdı. Yine Mehmet Emin Yurdakul’un dizeleri dilimden düşmez olmuştu. ”Ben bir Türk'üm; dinim, cinsim uludur; Sinem, özüm ateş ile doludur. İnsan olan vatanının kuludur. Türk evladı evde durmaz giderim.” Sonradan öğrendim ki, Bu dizeler Yüce Önderimiz Atatürk’ü etkilemişti. Atatürk, 14 Eylül 1931'de yaptığı bir konuşmada Mehmet Emin Yurdakul ile ilgili şunları söylemişti."...Şair Mehmet Emin Yurdaku/'un ilk kez Manastır Askeri İdadisi'nde öğrenciyken okuduğum 'Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur' dizeleriyle başlayan manzumesinde bana milli benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum..." Zaman zaman hamasi duygularımız ön plana geçince, “Ey Türk vur, vatanın bakirlerine / Günahkar gömleği biçenleri vur.” dizelerini hatırlardım.  Mehmet Emin Yurdakul’u üç gün önce yazmak isterdim. Çünkü 14 Ocak 1944’de vefat etmişti. Aradan 79 yıl geçmiş.  Ulusumuzun yüceliğini şiirlerinde haykıran Mehmet Emin, 1869'da İstanbul'da doğmuştu. Babası Balıkçı Salih Reis, oğlunu Türklük sevgisiyle yetiştirmişti.  Sübyan mektebinden sonra, Askeri Rüştiye Mülkiye Okulunun İdadi kısmına yazılmış, bir süre sonra, Hukuk mektebine girmişti. Burada öğrenimini tamamlayamamış, 1913'e kadar Erzurum, Trabzon, Sivas ve Hicaz'da çeşitli memurluklar ve yöneticilik yapmıştı. 1897'de yazdığı "Cenge Giderken" adlı şiiriyle, dönemin aydınlarının sevgisini kazanmıştı.  1907'de İttihat ve Terakki Cemiyetine girerek Abdülhamit'e karşı muhalif olmuştu. Türk Yurdu dergisinin kurucuları arasında yer aldı. İttihat Terakki Cemiyetince mebus olması istendiğinde bunu kabul etmemişti. M..Emin Yurdakul Türkçü olması nedeniyle memuriyet döneminde sık sık yeri değiştirilmişti. 1907 yılında Erzurum'a giderken, “Türk Yurdu” dergisini Yusuf Akçura'ya bırakmıştı. II. Meşrutiyet sonrası 1909'da bahriye müsteşarlığına, bu görevi istemeyince de Hicaz valiliğine atandı. Bir yıl sonra Sivas valiliğine getirildi. Yukarıda hayalini kurduğum filmini yapacağım şiiri Sivas’ta yazmıştı. Ancak çalışması engellenince, üç ay sonra bu görevinden de ayrılarak İstanbul'a döndü.  1913'te Musul milletvekili seçildi. Hars ve İlim Heyeti üyeliğinde bulundu. Milli Türk Fırkasını kuranlardandı. I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul işgal edilince, 1921'de Anadolu'ya geçti. Atatürk tarafından ilgiyle karşılandı. Antalya, Adana, İzmir yörelerinde dolaşarak halkın ve ordunun manevi gücünü arttırıcı konuşmalar yaptı, Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul milletvekili seçilerek beş dönem meclise girdi.  Türk Ocakların 1 numaralı resmi kurucusu ve Ocağın bir numaralı üyesi olan Mehmet Emin Yurdakul 1943 yılında İstanbul'da yapılan 75. yaş gününde şunu söylüyor:  "Ben halk çocuğuyum. Hak Evladı bir ana ile babanın kucağında büyüdüm. Atalardan kalma hak öğütleriyle halk ninnileriyle çocukluğumu geçirdim biraz yetişkin çağı geldiğim vaki bu halkı çok acıklı bir halde gördüm.  Kalemimi elime aldığım zaman, nasıl bir yazı yazmak lazım geleceğini kendi benliğimden sordun. İçimden bir sesin bana kendi kanını taşıyan ve kendi diliyle konuşan bir halkı uyandırmak için ne yolda yazmak lazım gelirse işte öyle, hitap ettiğini duydum.  Halkın ruh ve hayatından kuvvet ve ilham alarak, kalbine ateş ve alnına alev koymak, hür ve mesut mukadderatını kahraman ve fatihi yapmak gayesini güttüm" İngilizlerin Türk Ocağını İşgalin Hemen Ardından yaptığı bir konuşmada Türk Gençlerini yeniden bir büyük mücadeleye çağırarak şunları söylüyor:  “...Ey genç, bak senin ocağın, bugün de seni çağırıyor, onun milli ruhu sana bugün de başka bir mücadele yol gösteriyor. Yakılmış, yıkılmış, harap fakir vatanımızın hasretini çekiyoruz. Burada gençler baş başa vermiştir. Siyasi sınırlarıyla, dağlarıyla, dereceleriyle değil, feyzi ile ümran ile, kalemi ile , sanatı ile, yeni bir vatan çizip ortaya çıkaracağız. Biz ocağımızın mihrabı önünde bunu için toplandık, bunun için ant içtik. Ocağın içinde gözlerin görmediği, fakat ruhların sezdiği bir fikir mihrabı vardır. ...”