Bir bayramı daha geride bırakıyoruz. İlk günü gibi, son günü de bayramdan söz edeyim. Yazıya fıkra ile başlayalım:

Bir kurban bayramı arifesinde, şair Fitnat Hanım kurbanlık almak için Beyazıt çevresinde dolaşıyormuş. Şair Haşmet de oradaymış. Haşmet gökte ararken yerde bulduğu Fitnat Hanımı görünce hemen koşup bir emri olup olmadığını sormuş. Fitnat Hanım bir emri bulunmadığını, bayram için kurbanlık bir koç alacağını söylemiş. Bunun üzerine Haşmet takılmadan edememiş:

- Bu bayram kulunuzu kurban etseniz olmaz mı?

Fitnat Hanım cevabı yapıştırmış...

- Maalesef olmaz, çünkü bu bayram boynuzsuz bir koç kurban edeceğim.

Fıkranın bir başka anlatımının sonu şöyle:

Şair Haşmet, Fitnat Hanımı kurbanlık koyun seçerken görüp yanına yaklaşır; “Kurban için koyun aramaya ne hacet? Ben sizin kurbanınız olurum” diye konuşur. Fitnat Hanım dudak bükerek:

“İyi ama ben boynuzlu koç arıyorum,” der. Şair Haşmet bıyık altından gülerek: “Kapınızda birkaç gün durayım. Boynuzlarım tez zamanda çıkar,” der.

Elbet bu bir fıkra. Gelelim konumuza:

Bayramlar, ulusça kutlu sayılan, birlikte sevinç ve neşe içerisinde kutlanılan günler. Türkler, İslamlığın öncesinde de bayramlar kutlamış. Divan ü Lügat-it Türk’te bayram sözcüğü, sevinç ve eğlence günü olarak tanımlanmış. Daha sonra, İslâmiyet’in etkisiyle bayramlara “iyd” denilmiş.

İslam öncesi Türklerde, ilkbahar ve güz bayramları hem dini, hem devletin milli bayramı haline gelmiş. Moğollarda ilkbahar bayramına “Orüs Sara”, yani sürüleri otlatmaya çıkarma bayramı, güz bayramı da “Sağan Sara”, yani ak bayramı adı verilmiş. İlki 9 Mayıs, diğeri 28 Ağustosta kutlana gelmiş.

Ergenekon efsanesindeki Türklerin demir dağları eritip çı-kışlarının yıldönümü her yıl Göktürkler tarafından büyük bayram olarak kutlanmaktaydı. Bu törenlerde kızgın demir, örs üzerinde dövülürdü. Türk yurtlarında bu kutlamalar sürdürülmekte.

Dede Korkut hikâyelerinde de hanların başa geçişlerinin, doğum, düğün ve zaferlerinin bir bayram gibi kutlandığı anlatılmakta.

Milli bayramlar, yılın belli günlerinde gelmesine rağmen, dini bayramlar her yılın aynı günlerinde gelmezler. Hicrî takvim esası üzerine kurulmuş olduklarından her yıl bir önceki yıldan 10 gün önce gelirler. Diyelim ki Kurban Bayramı bu yıl temmuzun dokuzuncu günü geldi. Gelecek yıl 29 hazirana denk gelecek. Birkaç yıl sonra baharda kutlayacağız.

Kurban Bayramı nereden geliyor? Hazreti İbrahim ve eşi Sare’nin çocuğu olmaz. Sürekli Al-lah’a dua ederler. Kendisinin ve eşinin yaşlı olduğu bir zamanda oğlu olur. Bazı kaynaklarda İshak, bazılarında İsmail olan yumuşak başlı çocuk biraz büyüdüğünde, İbrahim peygamber rüyasında onu kurban etmesi gerektiğini görür. Oğluna "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap, der. İbrahim peygamber oğlunu kurban etmeye götürmüştür. Ancak Allah'ın emriyle bıçak çocuğu kesmez. Bu esnada Cebrail kucağında bir koç ile gelir. Bu imtihan başarı ile geçildikten sonra tüm İbrahim’i dinlerde Zilhicce ayının 10. günü aynı şekilde kurban kesilerek kutlanan bayram olmuştur. Kurban Bayramı, aynı zamanda İslam âleminin her yıl Mekke'de hac görevini yerine getirdikleri bir zaman dilimidir.

Bayramlar deyimlerimizde atasözlerimizde yerini almış. Kendisine söylenen sözleri anlamadığı gibi sürekli yanlış yorumda yapanlara “Ben diyorum bayram haftası, o anlar mangal tahtası” derler. Çok gezenlere, “Bayram pabucu”na benzetirler. Atalarımız, her şeyin zamanında, gereksinim duyulduğunda değerli olacağını vurgulamak için “Bayramdan sonra kınayı başına çal” demişler.

Pek çok örnek verebiliriz:

Atalar, “Kimi şeyler, yararlı da olsa herkese verilmez” anlamında “Kurban etiyle köpek tavlanmaz” demişler.

“Kurbanı olmak” dile bir deyimimiz var. Uğruna ızdırap veya büyük üzüntü, sıkıntı çekmek, zarara girmek, ölmek yerine kullanılıyor.

Hileli, dalavereli bir iş sonunda zarara uğramak anlamında “Entrikaya kurban gitmek” veya “Komplo kurbanı olmak” derler.

Suçsuz yere ölenler ve zarara uğrayanlara, “Kurban gitti” denir. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatan ya da yalvarma sözü olarak “Kurban olayım!”; can kaybına uğramak, yerine “Kurban vermek,” denilmekte. Başına geleceklerden habersiz olan, yerine “Kurbanlık koyun gibi,” deyimi kullanılıyor.