Sonra yazdığım dergi ile hukukumuz kökten kesildi. Apayrı bir macera ve bugünlerin habercisi… Fikir, edebiyat ve şebeke kelimesi yan yana getirilebilmektedir. Köşe bucak boru şebekesi gibi “aydın”larla dolu. Üzerlerinde “soğuk mühür” damgasıyla, kentlerde, kasabalarda resmigeçit üzre dolaşırlar.
Yazının yayınlanmasının arkasından büyük bir din âlimi yazıyı bayağı zorlanarak kendi ateşîn diline(!) çevirdi. “Tam salahiyetimle söylüyorum ki, tahammüllü olmak gerekir; hoşgörü… vesaire ve saire ve saire” demişti. Hoşgörü cemaatiyle hayli zaman geçirdiği demleri hatırladım ve vaizdir dedim, geçtim. Ateşten oldum olası korkarım.
Türkiye’nin şu an en birinci üniversitesinde felsefe profesörü olan zat, mezkûr dergide ara sıra döktürüyordu ve tanışıklığımız da vardı. Yazının başlığını felsefe etkinliği cümlesinden bir sempozyuma döndürdü. Acayip sükseli isimler vardı ve çoğunu tanımıştım. Kitapları olmadan tek cümle kuramazlar. Felsefenin de hafızı ve vaizi çoktur. Kibirlerini pazarladıkları bir meşru pazarları da vardır.
Nerden icap etti?
Hatırladım, hepsi o…
Ben o yazıda “ Tahammül mülkünü yıktın, Hülâgû Han mısın kâfir?” dizesini merkeze koymuş ve “tahammül mülkü”nü, kavram haline getirmeye gayret etmiştim.
Bu dünyada Hulagu Han çok, “tahammül mülkü" olan adamsa çok az.
Herkes kendine yaraşanı seçer; herkes kendine yakıştırdığını yapar.