Rakı masasında Mümtaz’ın içimizde ve dışımızda yarattığımız Allah’ı ve onun yarattığı insanı taganni eden tek bir manzume yazmak istemesi, ardından maddeyi uykusundan uyandırmak ve kainata kendi ruhunu geçireni taganni etmesi son derece ilginçtir. Mümtaz’ın bu ölüm şuuruna karşı gösterdiği cesarete (s.101) İhsan şaşırır. Sıfat ve zarflara gizlenen, manevi kavramların alkol masasının arkasına konulması, sarhoş ve kıvranan Yahya Kemal, karanlık ve suskun İhsan, gizem dolu Mümtaz, Tanpınar, basmakalıp Suat, aşk ve sevgi toplumun öyküsü Nuran, birey ve toplumun bir arayış öyküsünden başka bir anlam taşımamaktadır.Bunların, günah dolu masa toplumundan, lezzet (huzur) dolu toplumuna yürüyen asiler mi yoksa asiller mi olduğu romanda açık edilmiyor ama masanın etrafında ki bu insanları, bireysel, toplumsal, tarihsel, şiirsel, sanatsal, müziksel ve ideolojik arksal yapısı yeniden doğuşu gerçekleştiremeyen düş insanı oldukları açıktır.
Ebedi ve ezeli yapısal mitleri meze yapan aydınların kurtarıcı ideoloğ görevini üstlendiği bu romanda üstlenmesi normal görülmelidir.Çünkü romanın esas gayesi “Huzur” toplumunun bireylerinin ruhsal ve fikren karekterini ortaya koymaktır.Yani masada rüya görenler, o rüyada gelmekte olan huzur toplumunun varlığını tartışmaktadırlar.Ve bu hayallerin gerçeği iki fikir insanın elinde saklı, belkide;Topçu ve Kemal’in elinde.Aydınların toplandığı bu masaya, rüya ayetlerinin, yeryüzü hadisleriyle vuslat kadehi olduğu mekân ismi verilirse, Masada bir nebze kutsallaştırılmış olur. Bu mekan daha da genişletirilirse ada sahilindeki lokanta ortak hedeflerin ve ortak olmayan ideolojilerin sonsuzluğunun tartışıldığı mekân seviyesine çıkarılmış olur.Kısaca; romantik hiçliğin tartışıldığı, reel boşluğun doldurulmaya çalışıldığı masa veya lokanta, kadehin biri metafizik çırpınma, diğeri somut gerçeklik ise, masada olanların hepsi günahtan, sevap toplumunu arzulayan “benlik” hatta “arayış” yansımaları olarak değerlendirilmelidir.
Nuran bu bölümde sevgiyi temsil ederken kızı Fatma geleceği, Emma ise şımarık ve doymak bilmez kadınsı iştahıyla Avrupa’yı. Avrupa Fahir’in aile medeniyetini yıkan zehir.Bu bağlamda denilebilinir ki, Avrupa Beyoğlu’nda kalmamış toplumun içine kadar sızmıştır.
“Satıhta ve hakikatte büyük eşikte olmak” (s.118) Boğaz’da akis olan ve bekleyişe benzeyen sessizliğin sonsuz yapraklı ağacıyla büyümesi, (s.124) Tanpınar’ın metafizik ürperdi yaratan en iyi psikolojik ve sosyolojik benzetmeleridir. Bir tarafta “akis”, gölge olan satıhdaki hayat diğer tarafta büyük eşik ; musalla taşı. Sonra sessizlik içinde sonsuzluğa ulaşan büyük toplum;kabristan.
Eski musikiden eski evlerden Nuran’la konuşan Mümtaz’ın, bilgiden ziyade vaktiyle geçmişte yaşanmış hayatların peşinde olması (s.132)Tanpınar’ın değer verdiği ve özlediği “mazi”ye bir atıfdır.
İnsanla başlayan sohbet Nuran’ın hareket hareket demesiyle yine Topçu’nun “içe hareket” davasına bağlanabilinir.Ve bu hareketi nefsine sadık olarak hayatlarını bulmuş olanların (s.133) bunlar olduğu ve asla toplum mühendisliğine soyunmadıklarıyla sohbete devam ediliyor.Hatta bu tip iç âlem hareketinde başarılı olan Şeyh Galip ve Dede Efendiyi örnek vererek önce Mümtaz, başlı başına hikmet olan terbiyeden geçmişler (s.133) ve sonra toplum mühendisliğine soyunan kendilerini aldatan ötekilerden bahsediyor.(s.134)
Köşkteki eski aynalara bakarken tarih içinde kendi kokusunu (s.136) alan Nuran, Mümtaz’ın mazi fikrinin kıskacına girdiği söylenebilinir. Hatta Mümtaz’ın Nuran’a sırmalı kumaş giyindirmesi dahi, sanki gelecekteki topluma maziyi giydirmek istediğini okuyucuya çağrışım yaptırtıyor.
Ve Nuran’ın “hal” mesajı! Bu paragraf tam anlamıyla “Ne İçindeyim Zamanın” şiirini hatırlatıyor ama “hal” i kabul etmeyen Tanpınar, Nuran’a niçin böyle bir replik vermiş anlaşılır gibi değildir.Mümtaz’da ise, yarini yani geleceği güneşin altın yumurta olmuş hali olarak düşünmesi, onda yarin, onda “ati” olmuştur.Yani Mümtaz’da yarin, kökü mazide olan altın olmuş, servet olmuştur.Tanpınar yine Nuran’ı konuşturur;Wagner’i sevmek ve mahur besteyi yaşamaktır.(S.149)Tanpınar’ın Nuran’ı bu ve buna benzer replikle konuşturması, onu İhsan ve Mümtaz’a benzetmesine neden olmaktadır. Nuran’ı bu iki aydına benzetmesi veya bu iki aydının karekterini vermesi onun sosyoloji ve psikoloji anlayışından ileri gelmiştir denebilir.Bu cümlenin şerh edilirse orta şu sonuç çıkar;Mümtaz, İhsan ve Nuran üçü birden der ki, batı kültürünü sev kendi değerlerinle yaşa.
Mümtaz ve Nuran’ın eski musikiye dair yaklaşımlarının ayniliği onları, aşkın ruh (s.159) disiplinine götürürken aslında Topçu’nun ruh ahlakına atıf bulunduklarını akla getirmektedir.Musikiye bakışları bir iç âlem medeniyetinin özünün (s.160) terkibini oluşturduğunu itiraf etmeleri bu yoruma açık ve net delilidir.Buradan hareketle, insanoğlunun sonsuzluğu ve idrakten soyunması ve ölüm gerçeğine ulaşılması aslında aşkla birlikte ölümü, aynadaki iki yüz olarak görmesi bir taraftan sevgi diğer taraftan ölüm toplumuna insanı götürdüğü söylenebilir.Musiki toplumundan şiir toplumuna oradan iradeden arınmış ölüm toplumuna geçiş süreci bu sayfada derinliğine özetlenmesi son derece ilginçtir.Dedenin acemaşiran Yürük semaisinin Nühüft’ten çok ulvi olduğunu söylerken aslında “nerede olursan ol bulunduğun yer cennettir “ (s.160) demeside müzik toplumundan ruh (metafizik) toplumuna geçiş süreci anlatılmak isteniyor.Seyit Nuh’un güneş miracıyla Dede’nin Allah’la sevgili buluşturması, aşkla Rumeli türkülerini birleştirmesi insan ( toplum) kaderinin (s.161) durak noktaları olarak görmesi şiir-müzik-toplum üçlemesinin en güzel bir şekilde ifade edilmesidir.Tam bu noktada Barbunya balığından Aziz Mahmut Hüdai hazretlerine doğru giden bir ferdin hayatını özetlemesi aslında toplumun seyr-i sülük tarihinin derince anlatılması (s.166) şeklinde yorumlanabilir.