Mümtaz ve Nuran’dan sonra Yaşar bey sahneye çıkar. Ne olduğu kim olduğu belli olmayan fakat, muasır ilmi, ticaret fikriyle (s.169-170) bütünlük içinde ele alan imkansızla uğraşmaya mahkum edilmiş bir başbakan gibi, hangi saatte hangi ilacı veya hangi dönemde hangi politikaların uygulayacağı karmaşasında olan bir tipdir, Yaşar bey.
Ve Nuran’ın, Mümtaz için bütün gerçeklerin annesi olması (s.174) onun her fikri her hayata bakışı aslında önce hücrenin sonra bireyin ( Mümtaz’ın) sonra koca bir toplumun annesini temsil etmesindendir.Bu Tanpınar’ın kadına verdiği bir rol değil, Doğu toplumunun kadına verdiği gerçekliktir.Tanpınar’da, bu cümleyle kadını, ömrün ve eşyanın miracında ( s.174) hücreyi, erkeği ve toplumunu yaşatan bir değer yapmıştır.Hatta Nuran’a gidişini, cansız maddenin, Allah’a gidişi ve canlanıp geri gelmesine (s.175) benzeten Mümtaz, kadının yaratıcı, (doğurucu) terbiye edici görevleriyle ölü toplumunun mazisini, halini ve istikbalini ve etrafına idrak vererek (s.176) dirilteceğini ifade ediyor.Nuran’ın aşkı, Mümtaz için bir nevi dindir diye tanımlanması (s.176-177) ve bu cümleyi takip eden cümlelerde, Nuran, mabedin en kutsal yerini bekleyen başrahip, büyük mabudun sırrını bilen insanlar içinden seçilmiş fani olması, kadının toplumda olması gereken konumu ortaya koymaktadır. Nihayet, İstanbul’u tanımak kendini tanımaktır (s.179) derken aslında İstanbul’un tarih kültür ve hatta “Üsküdar’da hakiki kadın saltanatı var”, yani Nuran, yani anne, yani aşk ve son olarak, hücre-birey-toplum var demek istenmiştir.
Mümtaz bütün ölüler benim (s.176) derken, eski musiki , eski antika eserler, kültür ve kısacası mazi benim demektedir.Mazi artığından çıkmaya çalışan cumhuriyet çocukları olarak (Nuran ve Mümtaz) ölülerin zapt (s.182) ettiği ülkede yaşadıklarını düşünmeleri geçiş dönemi cümlesi gibidir.Yani, yeni hürriyeti mazide arayan Mümtaz bazen çelişkili konuşsa da asla mazi ve ati arasındaki bağdan kopamamaktır.Sosyal kalkınma ihtiyacı ve zevk dünyası (s.182-183) arasında kurmaya çalıştığı yeni dünya işte bu bağın ürünü olmalıdır fikri, Mümtaz’da sabit fikir haline gelmiştir.Nuran’ın mezarlıklardaki mücevherlerle (s.183) mi yaşıyacağız demesi Mümtaz’ın bütün ölüler (kültür, sanat) kafamızda yaşıyor yorumuyla cümlesinin gerçek manasını yüklüyor ve cümlesini tarihsel anlamda toplumsallaştırıyor.
Dünya, ay ve fikrin özü arasındaki ilişkiyi “aşkla” (s.197) buluşan Mümtaz, sevgi toplumunun ideolojisinin özünü bulmuş gibi sevinçlidir.Romantik sosyolojinin ilk örneği olan Huzur romanı toplum bilimcilerin, şairlerin, müzikologların ve teologların ve nihayet siyaset ve eğitim bilimcilerin iç âlemlerinin dışa vurulmuş halidir denilse yalnış söylenmemiş olurnur.
Nuran Mümtaz’a Mümtaz’ın Nuran’a aşkı aslında birbirini terbiye eden hayatın görünmeyen yüzüdür.(s.197)Bu, aynı zamanda arzulanan hedeflenen sevgi toplumunun hayatınında görünmeyen “özü” olduğunun biresel ifadesidir. Hatta Mümtaz aşkın Allah’a ve başka yere götüreceği şüphesini (s.194) bu cümlelerle aşmış ve aşkına toplumsal bir öz ve mana yüklemiştir. Aşkının ulaştığı bu dereceyi, hem kendilerini hem toplumu kurtarıcısına da Mümtaz inanmaktadır.
Bir nokta daha var, o da Tanpınar’ın romanda “ay” a bu kadar kıymet vermesi hatta dünyanın çekirdeği yapması ve her şey kendini açıyor derken nizamını kabul ediyor olması ve yaratılış kemerinin üzerimize kapandı benzetmesi sonunda tek bir âlemin parçası olduğumuzu itiraf etmesi, toplumsal karanlıktan, toplumsal aydınlığa geceden, gündüze giden serüvende toplumsal sevgi ve aşkın önemini anlatmasından başka bir şey değildir. Bütün bu toplumsal ve doğa benzetmelerinin Üsküdar’da olmasının da deruni bir manası vardır.Çünkü Tanpınar’ın nezdinde Üsküdar, eski İstanbul demektir.(S.198) Bu bağlamda, Üsküdar’ı yeni İstanbul’un özü yapan Mümtaz, aslından yeni Türkiye’nin özünün Üsküdar’ın tarihi, kültürü ve sanatı olduğuna işaret ediyor.Üsküdar türküsü ve hikayeside Üsküdar’ın istanbul insanı tarafından Üsküdar’a verilen değeri ve siyasi ve toplumsal tarihimizdeki yerini ifade etmesi açısından Tanpınar’ın veya Mümtaz’ın niçin üsküdarı seçtiğinin göstergesidirMümtaz’ın İhsan’ın ağzıyla konuşması aslından Tanpınar’ın, Yahya Kemal ağzıyla konuşmasıdır.(s.199) Yahya Kemal ise Nurettin Topçu’nun kendisi gibi durmaktadır.
Sümbül Sinan ve Merkez efendilerin kurdukları “Ruh saltanatının” (s.201) kolay olmayacağını vurgulayan Mümtaz Nuran’ı her an şaşırtmaktadır.Bu insanlar milli hayatın kökü ve çöken medeniyetin yetimleridir fakat aynı zamanda onların büyük ihtilal adamı olduklarını, en zengin ve müreffeh cemaatleri bile yarı çıplak yolda kalmışlara sahip çıkanlarında yine bunlar olduğuna dikkat çekmiştir.(s.202 Bu şu anlama geliyor ki bu insanlar ölse de ruhları fakir ve gariplere ümit dağıtıyor. İşte Sümbül Sinan gibiler ruh toplumunun on dört asırdır öncüsü olmuşlar olmaları buna bir örnektir.
Ölüm terbiyesiyle yetişen (s.203) bir toplumunun ümitleri acaba ne olur diye düşünmek gerekir diye okuyucunun aklına bir soru gelir, fakat İhsan’ın hayata inanmış (s.s.203) olmasını okuyunca cevabını da bulmuş olur.Izdırabın içinden çalı çırpı arasından geçer sonra bir köşede huzura (s.22) çekiliriz cümlesi bireysel bir ifade olsa dahi toplumsallığı içinde taşıyan bir benzetmedir.
Bir şehrin (İstanbul) kültür mimari ve musikisi çeşitli benzetmelerle anlatılmış olsa da romanda anlatılan aslında Türkiye’dir. Bu anlamda Huzur romanı bir aşk romanı gibi dursa dahi aslında Türkiye’nin musiki tarihi ve mimari tarihidir. Huzur romanı bir İstanbul sevdalısının romanıdır. Yani Huzur, Yahya Kemal’in istanbul romanı, Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiiridir.
Mümtaz ve Nuran’ın aşkı, (s.236) aşkın kurtarıcı gücünü temsil etmesi anlamında manidar olduğu tam anlaşıldığı an bölüm bitmektedir. ü sküdar’dan söz açılınca ne gelir aklımıza, Katibim türküsü değil mi? Hatırlayın hani:”Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur/ Katibiminsetresi uzun eteği çamur/Katip uykudan uyanmış gözleri mahmur” Benim gibi siz de, bu türkünün Osmanlının eğlenceli zamanlarında mesela lale devrinde, Üsküdar’ın büyük konaklarının; mor sarmaşıklı, cumbalı evlerinin birinin penceresinden bakan kızlar tarafından, gönüllerini kaptırdıkları civan bir katip için söylendiğini sanırsınız. Hatta bu türkü, dillerle destan bir aşkın bakiyesi olabilir sizce...Burada hayalimizin iskelesi devriliyor ne yazık ki.”Öyle değil” diyor Reşat Ekrem Koçu;”Bu türkü, bir güzel katibi övmekten ziyade, genç ve güzel katibi tenzil manası taşıyor. Ve bir kız tarafından söylenmiş olmaktan ziyade bir İstanbul külhanisinin karihasına yakışmıştır.”Rahmetli Reşat Ekrem Bey’in anlattığına göre, bu türkü Kırım harbi sırasında, Abdülmecid devrinde çıkmış. Abdülmecid, İkinci Mahmud’un “Avrupalı kıyafet” mecburiyetini bütün sivil memurlara tatbik etmiş. Fıkara halkın çocukları, bilmecbure cübbe, şalvarı bırakıp setre ve pantolon giymişler. Halk bu vaziyeti pek hoş karşılamamış. Giyenler, sokağa çıplak çıktıkları zehabına kapılmışlar. Hele hele genç katipler, alay konusu olup bütün bütün dile düşmüşler.
İşin asıl fiyakalı tarafını şöyle anlatıyor üstad: ”Kırım harbinde müttefiklerimiz olan İngilizler, Fransızlar ve Sardunyalıların orduları İstanbul’dan geçmişti. Selimiye kışlası da bu Avrupalı müttefiklerimizin emrine hastane olarak verilmişti. İngiliz ordusunda bir de İskoç alayı vardı: meşhur gaydaları ve pantolon yerine kısa etek giyen İskoçyalılar, İstanbulluların pek tuhafına gitmişti. Ve halk bu garip kıyafetli yabancılara,”donsuz asker“ lakabını takmıştı. İskoç alayı şarka hareket ederken, bir İskoçyalı bestekar, bu alay için hususi bir marş bestelemişti. Bu marşın bestesi bizim Katibim türküsünün nağmeleridir. İşte, biraz dalgacı bir İstanbul külhanisi, yeni yetme katipler için şu meşhur Üsküdar türküsünü yazmış, ona beste olarak da donsuz askerlerin marşını alıvermiştir.”Vah bizim feraceli, şemsiyeli hayallerimize. Vah çiçeği burnunda utangaç katibimin aşkına. Vah, muazzam konakların köşelerinde, konsol saatinin her saat başı şıngırdayan “Üsküdar’a gider iken...” nağmelerine kapılıp aşklar, efsaneler uyduran İstanbul sakinlerine...Reşat Ekrem üstadımız diyor ki, “bu saatler Türkiye’ye evvela İskoçya’dan geldi. Fabrika, bu güzel marşı da saatin nağmeleri arasına yerleştirmişti. “Katibim türkülü saat” diye İstanbul halkından bu saatleri almayan kalmadı.” O güzelim türküyü bir daha eski tadıyla dinleyebilir misiniz? Hayal, bir türkü kadar güzeldir işte, gerçekse İskoç fabrikasının saatleri kadar soğuk... Hayalden sıyrılınca ortalıkta çırılçıplak kalıveririz.)