Hayır, bu ülkenin derdidir anlatmaya çalıştığım…
Hani “Edirne’den Van’a” kadar diye bir söz var ya, öyle bir şey...
Altmış darbesinde çocuktum…
Menderes asıldığı gün yağmurla karışık çamur yağdığını hatırlıyorum. Perdeler kapalıydı, hane sakinleri ağlıyordu. Halam daha içli ağlıyordu, “Ne oldu hala?” dedim, “Menderesi astılar!” dedi…
Yağmur dindiğinde ise sokaktan davul sesleri geliyordu…
Yıllar sonra CHP’den ailece rücu etmiş ve benden altı yaş büyük arkadaşıma bunu hatırlattığımda, “Hatırlatma, utanıyoruz!” demişti.
Kimi aileler perme perişan olmuştu. Babam iş çıkışı “Atatürk’e hakaret etti!” şikâyetiyle sokakta dayak yemiş, karakolda yüzüğünü bırakmıştı. Babamı çok seven rütbeli bir hemşerimiz devreye girip kurtarmıştı. Bunlara teferruat demeyi beceremiyorum ama geçeyim…
Ocak yeniden çatıldı…
Orta mektebe geldik ki, ortalık karıştı…
O karışıklıkta tarafımızı seçtik, aslında belliydi…
Lise iki…
Arkadaşlarla yollar ayrıldı bir bir…
Nedenlerini çok hızlı anladık ve olaylar da hızla gelişti…
Sıyırıp geçti ölüm çoğumuzu, herkes kendi ölüsüne ağladı…
Aşklarımızı hiç sormayın…
Ergenlik sarı zarfa yapıştırılmış posta pulu gibiydi…
Sevdiğimiz kızlar gelin olurken, bildiğimiz türküleri bile söyleyemedik ki, bir içimiz ferahlayaydı be…
Eylül…
Bütün ağırlığıyla çöktü…
Göçenlerden utandığım için hatıralarımı anlatmıyorum, çocuklarıma ise ara ara ve anlayabildikleri kadar… “Sükûnetli” olmalarını istiyorum çünkü… Yeni bir dünya kurmak için geçmişten yük taşıtmak istemiyorum onlara…
Eylül’ün Darbesi’nin en büyük günahı PKK’dır; en başarılı olduğu konu terörün “vatandaşlık hakkı”na kavuşmasıdır…
“Damarlarımda Kürt kanı dolaşıyor!” dedi Özel, sökmedi…
Çünkü kan bütün bedenimizden fışkırıyordu, beyinlere kan gitmez olmuştu…
Açlık: Vardı…
İşsizlik: Vardı…
Yağma: Vardı…
Hainlik: Vardı…
Derin derin yaralarımız vardı ama hiçbirini dile getiremedik. Vatan tehlikedeydi, maliyemiz bozuktu, ekonomimiz sallanıyordu ve saire ve saire ve saire…
“Bu kadar dert arasında bir de biz dert açmayalım…” dedik…
“Bir de biz…” merhemiyle örtülen yaralar, hakiki yerlilerin ermişliğidir ama erdiğini bilmemişliğidir…
PKK çok yaralar açtı ama ne yaralar örttü bilemezsiniz, örttü ama hiçbiri kabuk bağlamadı…
Şimdi bir fırsat…
Silahlara veda fırsatı, belki kana ve kine veda…
Olursa derdimizin farkına varacağız. “Bir de biz…” diyerek içimize yürüttük çıbanları; içimiz yandı, dışımızı serin tuttuk.
Eylül Darbesi idi “cemaat”i içimizden çıkarıp, altımızdan yürüten… Samanın altından suyun aktığı gibi aktılar; erken fark ettik ama anlatamadık. FGÖ’nün her vilayete paralel vali ve devlet görevlileri tayin ettiğini 1983’te bizzat “paralel vali” olacakken kopan bir arkadaşım ayrıntılarıyla anlatmıştı. Siyasetçinin faydacılığı ile güneşin ve ayazın yakmadığı çocukları nurlu sayma gafletimiz ucu ucuna eklendi. Biz PKK kapanmadan, bugün adına FGÖ denilen kapalı ve düşman bir yapı ile karşı karşıya kaldık nihayet. Kör bağırsak deşildi, daha çok kokacaktır ortalık…
Fiili olarak terör örgütü olarak tanımlamak benim işim değil! Uzmanları, devletin etkili ve yetkili kurumları isim verebilirler. Ben düşmanımı tanırım ve ona göre de tavrımı belirlerim. “Yerli” bir hareket olmadığı ve karanlık olduğu kesindir. Burada isimler de verebilirim, yıllara dayanan tanıklıklar. Bunlara kimsenin ihtiyacının olmadığını ise pekâlâ bilmekteyim. Ayrıca kesinlikle tanıklıklarım mahkemede biter ve ben o mahkemeyi kaybederim. PKK ile mücadele, nasıl birilerini siyasi arzularına ve darbelere araç kılındıysa ve bugünde FGÖ ile mücadele tam bu noktadadır. Teknik ve problemin derinliklerine inmeden PKK ile mücadele nasıl halkın gerçek dertlerini öteleyerek, birilerinin yolunu açtıysa; FGÖ de aynı işlevi yerine getirmektedir. Bu açılan yollardan kimlerin geçtiğini/geçebileceğini düşündükçe, FGÖ’ye söverek bonuslarını kabartan zevata bir kırmızı çarpı koymaktan kendimi alamıyorum. Dostluk da, düşmanlık da evvelâ izzetli ve ciddiyetli olmalıdır.
PKK önderlerinin ağalığı da, onunla mücadele ediyor görüntüsü verenlerin ikbali de “Kürt”ü ve “Türk”ü bir birine ötekileştirmeye yarayan teröre bağlıydı. Barış ihtimali belirince kimlerin ne tavır aldığı, geçmişin şifrelerini içinde barındırmaktadır. FGÖ ile mücadeleyi medya ve gazeteler vasıtasıyla ağzı kalabalık insanlara havale etmek tam bir siyasi aerodinamik hesabıdır, bence hesap hatasıdır.  FGÖ’nün ağaları bu işten şimdilik karlıdırlar, siyasetçi ise kendine seçimlerde kısa vadede kazanç getirebilecek bir hasım bulmuştur. PKK karşısındaki stratejik belirsizlik, FGÖ ile mücadelede de gözükmektedir. Hükümetin bürokratik kadrolarının liyakat derecesi de bu vesileyle gün ışığına çıkmıştır. Ak Parti’nin kadroları yoktur, AK Partili kadrolar vardır. Siyasi vizyonunuz varsa vizyon sahibi kadrolarınız da olmalıdır; yoksa, bugünler de geçer…
PKK belâsı bittiğinde gençliğimizi, üniversitelerimizin kalitesini, işsizliğin boyutlarını, ahlakî erozyonu vs. dile getirme imkânımız olacaktır. Siyasetçinin dağılan dikkat ve enerjisi ülkenin derin dertlerini görme ve yönelme şansına kavuşacaktır. Bu şans değil, son şanstır; aksi takdirde ergenlerin gözlerindeki nefret yeni çukurlar oluşturacak enerjiyi fazlasıyla taşımaktadır…
FGÖ belâsı şimdi yeni bir dert ve öteleyici aygıt olarak karşımızdadır. Örgütün ne olduğu, kiminle iş tuttuğu, kiminle iş tutabileceği kestirilebilecek bir şey değildir. Kesin olan bir şey var ki, bu örgütle mücadele işsizlikle mücadelenin, fakirlikle mücadelenin ve diğer kronik dertlerle mücadelenin önüne geçmiştir. Medya ise bu işi iyice sulandırmaktadır…
Bir son söz arıyorum bu yazıya, bulamıyorum; şöyle vecizinden bir söz…
Şu olabilir: Derdi olup da dillendiremeyenlerin derdini dinleyecek; dinleyip de dillendirecek yüreğiniz var mı? Yetmedi derdi giderecek bir azminiz ve ihtiyarınız var mı?
Alacağım cevabın, “Seçim sath-ı mâilindeyiz!” olacağından eminim…
Biz hep bir sath-ı mâilde yürüdük, o satıhsa tekmil vatanımızdı, çocukluğumuzdu, gençliğimizdi…