7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da gerçekleşen NATO Liderler Zirvesi’ne 32 üye ülkenin lideri katılmış ve Ankara tarihinin en büyük uluslararası toplantılarından birine ev sahipliği yapmanın gururunu yaşamıştır. Toplantıya katılan liderler, Türkiye’nin köklü bir devlet geleneğine sahip olduğunu, başarılı organizasyondan ve samimi misafirperverlikten öğrenmiş oldular. Ayrıca son yıllarda savunma sanayinde katedilen mesafenin yerinde görülmesi, NATO ittifakının en önemli askeri güçlerinden biri olan Türkiye’nin uluslararası alandaki saygınlığını daha da artırmıştır.
Bilindiği gibi dış politika ya da devletlerarası ilişkiler, insani duyguların ve tarihsel bağların ötesinde, rasyonel çıkarların ön planda tutulduğu bir satranç oyunu gibidir. Ancak bir devletin bu oyundaki hamleleri, onun tarihsel kimliği, bölgesel misyonu ve bugüne kadar savunduğu milli ve evrensel değerler ile uyumlu olmak durumundadır. Aksi halde diplomatik başarı olarak sunulan adımlar, derin bir çelişki eleştirisine maruz kalabilir. NATO zirvesine katılan ülke liderlerine uluslararası nezaket kurallarına uygun bir ağırlama yapılırken, ABD Başkanı Donald Trump’a normalin çok üstünde abartılı bir karşılama prosedürü uygulanması, tam da bu tür bir çelişkinin en bariz göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
NATO Zirvesi nedeniyle ülkemize gelen Trump’a diğer devlet başkanlarından farklı olarak gösterilen yoğun ilgi, ABD ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerde bazı beklentilerin karşılanması açısından elbette önemlidir. Örneğin F-35’lerin teslimatı, F-110 motorları ve bölgesel operasyonlar gibi konularda Trump’la doğrudan iletişim kurulması, savunma sanayi krizlerinin aşılması noktasında önemli bir başarıdır. Ancak devletlerarası ilişkilerin kurumsal yollarla değil de şahıslara indirgenerek yürütülmesi, uzun vadede öngörülemez riskler oluşturabilir. Hele muhatap Trump gibi sürekli görüş değiştirebilen tutarsız bir liderse, bu risk daha da tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. Nitekim geçmişte yaşanan Rahip Brunson krizi, Rusya’dan alınan S-400 uzun menzilli hava savunma sistemleri ile ilgili baskılar ve Türkiye ekonomisini hedef alan söylemler hatırlandığında, Trump’ın kurumsal devlet yapısına dayanmayan bireysel tavırlarının ne kadar kırılgan olabileceğini göstermektedir. Dolayısıyla dış politikanın sadece iki lider arasında yürütülmesi, diplomatik hafızanın ve bürokratik müzakerelerin geri planda kalıp alınan kararların zaman aşımına uğramasına sebebiyet verebilir.
Trump ziyaretinden sonra Türkiye’nin bölgesel kimliği ve tarihsel sorumluluğu açısından hem içerde hem de dış dünyada ciddi bir teste tabi tutulacağı anlaşılmaktadır. Çünkü Türkiye, kendisini her fırsatta mazlum milletlere maddi ve manevi yönden hamilik yapan, komşularıyla dostane ilişkiler geliştiren, özellikle Filistin halkının özgürlük mücadelesinde en ön safta yer alan bir ülke olarak konumlandırmaktadır. İşte Trump’la samimi ilişki kurmanın gerekliliği ya da gereksizliği tam da bu noktada önem kazanmaktadır.
Başkanlığının ilk döneminde dünyanın süper gücü edasıyla tüm Müslümanların gözbebeği konumundaki Kudüs’ü Siyonist İsrail’in başkenti olarak tanıyan, Filistin halkının en temel haklarını yok sayan bir sözleşmeyi “Yüzyılın Anlaşması” olarak nitelendirmekten çekinmeyen, ikinci döneminde de İran’ın liderlerini hukuksuz bir şekilde katledip bu ülkeyi askeri ve ekonomik yönden kuşatma altına alan, Venezuela liderini eşiyle birlikte tutsak hale getiren ve daha pek çok ülkeye de tehditler savurmaya devam eden zalim Trump’a gösterilen bu abartılı ve samimi ilginin mantığını anlamak bizler için hiç de kolay değildir.
Türkiye’nin Trump’a yönelik diplomatik esnekliği, Ankara’nın uzun süredir meydanlarda ve uluslararası kürsülerde savunduğu “mazlumların sesi” olma imajıyla da taban tabana zıt bir görüntü oluşturmaktadır. Gazze’de yaşanan insani dram karşısında sesini en fazla yükselten ülke Türkiye iken, bölgedeki işgal politikalarının arkasındaki en büyük finansal ve siyasi güç de Trump liderliğindeki ABD olmuştur. Siyonist İsrail’in dünyadaki en büyük destekçisi olan ABD’nin zâlim liderine bugüne kadar alışık olunmayan bir ilgi gösterilmesi, hakkın ve adaletin tesisine muhtaç olan mazlumların vicdanını sızlatmıştır.
Trump’a gösterilen yoğun ilgi, bölgesel dengeler açısından da eleştiriye açıktır. Coğrafi yönden komşumuz ve inanç açısından dindaşımız olan İran’a karşı yapılan saldırı ve yaptırımların devam ettiği, askeri tehditlerle bölgemizdeki ülkelerin baskı altına alınıp korkutulduğu bir dönemde, Türkiye’nin Trump ile tarihte “hiç olmadığı kadar iyi” ilişkiler içinde olduğunu ilan etmesi, bölgesel dayanışma iradesini zayıflatmıştır.
Trump ile karşılıklı faydaya dayalı politik ilişkiler geliştirmek, ülkemiz açısından önemli ve hatta gerekli olabilir. Ancak bu iletişim biçimi ABD ve onun kuklası olan Siyonist İsrail’i bölge ülkelerine karşı şımartıyorsa, bu durum ülkemizin şimdiye kadar gözetmeye çalıştığı “uluslararası ilişkilerde güçten değil; haktan ve adaletten yana olma” politikasına gölge düşürmüştür.
Uluslararası diplomaside liderlerin kendi arasında kişisel diyalog geliştirmesinin önemi inkâr edilemez. Çünkü devletlerin çıkarları bazen en çelişkili aktörlerle bile el sıkışıp kucaklaşmayı gerektirebilir. Ancak bu kucaklaşma gereksiz bir hayranlığa ve övgü yarışına dönüşmemelidir. Çünkü hem kişisel tavır hem de siyaset yöntemi olarak kendi ülkesinde ve tüm dünyada tutarsızlığıyla tanınan Trump gibi birine hak ettiğinden fazla ilgi göstermek, tüm dünyada ilkeli dış politika aktörü olarak bilinen Türkiye’nin imajının sorgulanmasına neden olabilir.
Trump’ın Ankara’da sarf ettiği “Dostlarımıza yaptırım uygulamak istemiyorum” sözü ve Türkiye’nin askeri gücüne yaptığı övgüler, Ankara kulislerinde büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Ancak onun dış politika yürütme biçiminin ne kadar öngörülemez olduğu da geçmiş tecrübelerden anlaşılmaktadır. Bugün ülkemiz yöneticilerine övgüler dizen bu liderin yarın Siyonist İsrail’i azdıran politikalara dönmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. “Onlar birbirini sevmese de ben hem Erdoğan’ı hem de Netanyahu’yu seviyorum” demesi, Trump’un bu konudaki tutarsızlığının açık göstergesidir.
Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini rasyonel bir zeminde geliştirip ulusal çıkarlarını koruması elbette önemlidir. Ancak coğrafyamızın tarihten ve kültürel bağlardan kaynaklanan kendine özgü gerçekleri, Irak, Filistin, Lübnan ve İran halkına yapılan zulümler asla unutulmamalı, hatta mümkünse Trump ile olan yakınlık, mazlum halkların barış ve huzuru için değerlendirilmelidir. Aksi halde Trump’la kurulan samimiyet, Siyonist İsrail’i şımartacak ve coğrafyamızdaki mazlumların vicdanını yaralayacaktır. Bu durum, Türkiye’yi “bölgesel adaletin savunucusu” olma konumundan, “büyük güçlerin rüzgârına yelken açan bir aktör” konumuna düşürecektir. Oysa milletlerarası ilişkilerde onurlu, kalıcı ve ilkesel duruş, liderlerin geçici siyasi kariyerlerinde değil, hak ve adaletten yana olan toplumun vicdanında ve hafızasında inşa edilmektedir.
Uluslararası ilişkilerde inancımızın öngördüğü temel değerlerden de yararlanmak gerekir. İslam dini, halkının inancına bakmaksızın herhangi bir devletle diplomatik ilişki kurulmasını yasaklamadığı gibi bunu teşvik de eder. Ancak başka ülkelerle kurulacak ilişkinin “izzet”, “adalet”, “karşılıklı güven” ve “halkın menfaati” ölçüsünde devamı öngörülmektedir. Nitekim dış politika ile ilgili konularda Yüce Allah Müslümanların dikkat etmesi gereken hususları, uyarı niteliğindeki şu ayetlerle açıklamaktadır:
“Allah sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerle iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirmenizi yasaklamaz: çünkü Allah fedakâr olanları sever. Allah size, yalnızca sizinle din savaşı yapan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran veya sizin çıkarılmanıza destek verenlerle dostluk kurmanızı yasaklar: artık kim onlarla dostluk kurarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine 60/8-9)
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, bilsin ki izzet ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler Allah’a yükselir. Fakat bunları O’na yükseltecek olan da faydalı işlerdir. Buna karşılık, sinsi sinsi kötü işler tasarlayanlar için de çetin bir azap vardır. Üstelik böylelerinin kurdukları bütün tuzaklar boşa çıkmaya mahkûmdur.” (Fatır 35/10)
”Zalimlere azıcık bile meyil etmeyin (onların yanında olmayın); aksi halde ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre herhangi bir yerden yardım da alamazsınız!” (Hûd 11/113)
Emperyalistlerin mazlumlara zulmedemediği, milletler arası ilişkilerde karşılıklı güven, adalet ve merhametin egemen olduğu bir dünyada yaşama idealimizin gerçekleşmesi dileğiyle tüm okuyucularımı selamlıyorum.