İnsan, yalnızca etten ve kemikten ibaret bir varlık değildir. O; aklı, vicdanı, iradesi, merhameti ve iman kabiliyetiyle büyük bir emanet taşır. Kur’ân-ı Kerîm’in, “Biz insanı ahsen-i takvîm üzere yarattık” buyruğu da insanın yaratılışındaki bu yüksek değere işaret eder.

Ahsen-i takvîm, sadece güzel bir suret değildir. İnsanın hak ile bâtılı ayırabilecek akla, iyiyi seçebilecek iradeye, merhamet edebilecek bir kalbe ve Rabbini tanıyabilecek bir ruha sahip olmasıdır.

Fakat güzel yaratılmak tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, bu yaratılışa yakışır bir ömür sürebilmektir.

İnsan bazen nice kitaplar okur, nice cümlelerin altını çizer; fakat kendi hayatının hangi satırında yanlış yaptığını göremez. Başkalarının sözlerini ezberler ama kendi kalbinin dilini duyamaz. Oysa insanın okuması gereken iki büyük kitap vardır: Biri vahiy, diğeri kendi varlığıdır.

Kur’an insana Rabbini tanıtır; insanın kendi iç dünyası ise ona aczini, eksikliğini ve kulluğunu hatırlatır.

Bu yüzden insana yalnızca “kitap oku” demek yetmez.

Biraz da kitaplar seni okusun.

Okuduğun merhamet yüzünde görünsün.
Okuduğun adalet davranışlarına yansısın.
Okuduğun sabır öfkene hâkim olsun.
Okuduğun iman korkularını terbiye etsin.
Okuduğun Kur’an ahlâkına dönüşsün.

Şeyh Gâlib’in;

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”

mısraları insana kendi kıymetini hatırlatır. İnsan âlemin özü olarak görülür. Fakat bu, nefsini büyütmesi için değil; taşıdığı emaneti fark etmesi içindir.

İnsanın değeri, sahip olduklarıyla değil, neye kul olduğuyla ölçülür.

Mal insanı büyütmez.
Makam insanı yüceltmez.
Şöhret insanı değerli kılmaz.

İnsanı asıl yücelten; doğruluğu, adaleti, merhameti ve Allah karşısındaki kulluğudur.

İman da yalnız kalpte saklanan bir duygu değildir. Gerçek iman, insanın ahlâkında görünür.

İman varsa emanete ihanet edilmez.
İman varsa güç zulme dönüşmez.
İman varsa servet kibire dönüşmez.
İman varsa insan yalnızken de haramdan sakınır.

Çünkü ahlâk, imanın dışarıya yansıyan hâlidir.

Bir insanın ne kadar bilgili olduğunu konuşmasından anlayabilirsiniz. Fakat nasıl bir insan olduğunu; öfkelendiğinde, çıkarı tehlikeye girdiğinde, güç eline geçtiğinde anlarsınız.

Asıl ahlâk, kimsenin görmediği yerde başlar.
Kötülük yapabilecek imkâna sahipken iyiliği seçmek…

Haklıyken merhameti kaybetmemek…
Kendisine yapılan haksızlığın, onu haksız bir insana dönüştürmesine izin vermemek…

İşte insanın gerçek kitabı burada yazılır.

Kur’an okumak da yalnızca harfleri seslendirmek değildir. Kur’an merhametten söz ediyorsa merhametimizde; doğruluktan söz ediyorsa ticaretimizde; adaletten söz ediyorsa hükmümüzde; sabırdan söz ediyorsa musibet karşısındaki tavrımızda görülmelidir.

Aksi hâlde Kur’an dilimizdedir ama hayatımızda değildir.
Kur’an’ın insanda görünmesi, insanın canlı bir ayete dönüşmesi demektir.

Öyle bir insan düşünün ki onun yanında kimse kendisini aşağılanmış hissetmesin. Güçsüz ona yaklaşmaktan korkmasın. Yetim onun kapısından eli boş dönmesin. Dostu onun yanında güvende olsun. Düşmanı bile onun adaletinden emin olsun.

İşte böyle bir insan, okuduğu kitabın şahitliğini taşır.

Çağımızın en büyük sıkıntılarından biri de budur: Bilgi çoğaldı ama hikmet aynı ölçüde çoğalmadı. İnsanlar daha çok konuşuyor fakat daha az düşünüyor. Daha çok görüyor fakat daha az ibret alıyor. Dünyayı tanımaya çalışırken kendisine yabancılaşıyor.

Oysa insan kendisini kaybederse dünyayı kazansa ne olur?

Ömür, her gün bir sayfasını yazdığımız kitaptır. Sabah yeni bir sayfa açılır, akşam bir sayfa kapanır. Fakat hiçbirimiz bu kitabın kaç sayfa süreceğini bilmiyoruz.

Bu yüzden mesele uzun yaşamak değil, anlamlı yaşamaktır.

Öyle yaşamalı ki doğruluk bizden bir cümle öğrensin, merhamet bizde kendisini bulsun, sabır bizden güç alsın.

Evladımıza yalnız mal değil, ahlâk bırakmalıyız.
Dostlarımız bizi yalnız başarılarımızla değil, vefamızla hatırlamalı.

Bir garibin duasında, bir yetimin tebessümünde, bir mazlumun gönlünde yer edebilmek; bazen ciltlerce kitap yazmaktan daha büyük bir eserdir.

Çünkü insanın en büyük eseri, kalemle yazdığı değil; hayatıyla yazdığı kitaptır.
Kâğıt sararır, mürekkep solar, kitaplar eskir.

Ama imanla, merhametle ve güzel ahlâkla yaşanmış bir ömür kolay kolay silinmez.
İşte ahsen-i takvîm üzere yaratılan insana düşen budur:
Suretindeki güzelliği siretiyle tamamlamak.

Aklını hikmetle, kalbini imanla, dilini hakikatle, elini hayırla süslemek.

Ve sonunda öyle bir hayat bırakmalı ki insanlar yalnız sözlerimizi değil, hâlimizi de okusun.
Sen kitapları oku elbette…
Ama öyle yaşa ki,
kitaplar seni okusun.