“İnsan vicdanının kınayan sesini tanıklığa çağırıyorum”
İnsan bazen kalabalıklar içinde kaybolur. Alkışların, övgülerin, makamların ve menfaatlerin arasında doğruyu görmek zorlaşır. Fakat insanın içinde susturulması kolay olmayan bir mahkeme vardır: Vicdan.
Vicdan, ne bir makam sahibidir ne de bir mahkeme başkanı. Onun elinde bir mühür, bir yetki belgesi yoktur. Ancak vicdanın sahip olduğu bir güç vardır ki, hiçbir dünya otoritesi onunla yarışamaz. Çünkü vicdan, insanın kendi kendisine verdiği hükmün adıdır.
Bir insan bütün dünyayı ikna edebilir; dostlarını, çevresini, hatta tarih kitaplarını bile yanıltabilir. Fakat gece başını yastığa koyduğunda vicdanının fısıldadığı sesi susturamaz. İşte bu yüzden en büyük şahit insanın kendi vicdanıdır.
Mehmet Âkif Ersoy, “Doğrudan ayrılma, vicdanın seni mahkûm etmesin” dercesine hayatı boyunca hakikatin yanında durmuştu. Çünkü biliyordu ki insanı ayakta tutan yalnızca beden değil, aynı zamanda vicdanıdır.
Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettikten sonra bile adalet terazisini elinden bırakmamıştı. Bir hükümdarın büyüklüğü yalnız fetihleriyle değil, vicdanıyla ölçülürdü. Yavuz Sultan Selim Han, devletin bekasını düşünürken bile zulmün karşısında durmayı kendine vazife bilmişti. Kanuni Sultan Süleyman’ın “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözü de insanın iç muhasebesinin önemine işaret eder.
Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye verdiği öğütlerde de vicdanın izlerini görürüz:
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
Bu söz yalnız bir devlet anlayışı değil, aynı zamanda vicdani bir sorumluluğun ifadesidir.
Bugün teknolojinin geliştiği, bilginin saniyeler içinde yayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak vicdanın sesi kısılırsa ne bilgi fayda verir ne de teknoloji huzur getirir. Çünkü vicdan sustuğunda adalet susar; adalet sustuğunda merhamet kaybolur; merhametin olmadığı yerde ise insanlık yara alır.
Sezai Karakoç’un dediği gibi:
“İnsan, kendisini aşabildiği ölçüde insandır.”
İnsan nefsini, öfkesini ve çıkarlarını aşarken en büyük rehberi yine vicdanıdır.
Öyleyse zaman zaman kalabalıklardan uzaklaşmalı, kendi içimize dönmeli ve şu soruyu sormalıyız:
“Benim hakkımda herkes susabilir; fakat vicdanım ne söylüyor?”
Çünkü gün gelir makamlar gider, servetler tükenir, alkışlar diner. Geriye insanın yaptığı iyilikler ve vicdanının verdiği hüküm kalır.
Vicdanın beraat ettirmediği bir insanı dünya mahkemelerinin beraat ettirmesi huzur vermez. Fakat vicdanın akladığı bir insan da en zor şartlarda bile başını dik tutabilir.
Unutmayalım ki insanın en doğru tanığı, kendi vicdanıdır. Ve vicdanın konuşan, kınayan sesi, hakikatin susturulamayan sesidir.