Said Nursî de sabrı anlatırken, “musibete karşı tahammül” der ama aynı zamanda zulme ve haksızlığa karşı hakkın yanında durmayı öğütler. Çünkü sabır, hakkı terk etmek değildir.
Bu yüzden insan, sabır ile teslimiyeti birbirine karıştırmamalıdır.
Yalnız Allah’a boyun eğilir.
Yalnız O’nun için sabredilir.
Kul kula kul olmaz.
İnsan zalime secde etmez.
Mazlum olmak başka şeydir; zulme razı olmak başka şey…
Allah Resûlü Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Mekke’de zulüm karşısında sabretti; fakat zulmü meşrulaştırmadı.
Müminler işkence gördüler ama hakikatten vazgeçmediler.
Sabırları korkudan değil, imandan doğuyordu.
Hazreti Ömer iman edene kadar Müslümanlar ibadetlerini gizlilik içinde yaptılar. Bu, korkaklık değildi; hikmetti.
Çünkü bazen sabır, zamanı gelene kadar hakikati korumaktır.
Ve Hazreti Ömer iman ettiğinde Müslümanlar Kâbe’de saf tutarak hakikati açıkça ortaya koydular.
Demek ki sabır, bazen beklemektir…
Ama bazen de ayağa kalkmaktır.
Bir annenin yavrusunu dünyaya taşımak için dokuz ay sabretmesi de böyledir.
Her sancı, doğuma giden bir kuvvetin habercisidir.
Anne sabreder ama teslim olmaz; bedeninin acısını rahmete dönüştürür.
Sabır burada bir bekleyiş değil, hayatı doğuran bir direniştir.
İşte gerçek sabır budur…
Sonunda hakikat varsa, beklemek insana yük değil bereket olur.
Fakat burada unutulan bir hakikat daha vardır:
Her bekleyiş hikmet değildir.
Bazen insan yanlış yerde beklemeyi sabır zanneder.
Kırılmış bir kapının önünde yıllarca duran biri gibi…
Ne içeriden bir ses gelir ne de açılan bir kapı olur; ama insan yine de “Belki…” diyerek ömrünü eşikte tüketir.
Bazen insan, olmayacak bir şeyi oldurmaya çalışır.
Kurumuş bir ağacı sulayıp yeniden çiçek açmasını bekler.
Bazen de kendisine değer vermeyen insanların gölgesinde kalır; sevgiyi kırıntılarla ölçmeye başlar.
Bir güzel söz için aylarca susar…
Bir küçük ilgi için yıllarca kendini tüketir…
Ve buna da sabır adını verir.
İşte tam burada insanın kendine sorması gereken soru şudur:
Ben sabrediyor muyum, yoksa kendimi mi unutuyorum?
Çünkü sabır ile tükeniş birbirine benzeyebilir.
İkisi de sessizdir.
İkisi de dışarıdan vakur görünür.
Ama biri insanı olgunlaştırır, diğeri içten içe eksiltir.
Çünkü Sezai Karakoç’un dediği diriliş fikrinde olduğu gibi;
insan sabırla küllenmez, sabırla yeniden doğar.
Ve insan korkmalıdır ki…
Sabrediyorum derken, zalimi güçlendirmiş olmayayım…
Tahammül ediyorum derken, haksızlığı büyütmüş olmayayım…
Bekliyorum derken, kendimi tüketmiş olmayayım…
Allah korusun ki sabır adına, zulme alan açmış olmayalım.
Çünkü Kur’ân’ın sabrı, sadece susanların değil;
iman edenlerin, salih amel işleyenlerin, hakkı tavsiye edenlerin ve sabırla direnenlerin sabrıdır.
Ve insan şunu bilmelidir:
Kendini kaybedecek kadar beklemek sabır değildir.
Haktan vazgeçmeden direnmek ise gerçek sabırdır.