Hayatta bazı insanlar vardır; kitaplarını okursunuz, fikirlerinden istifade edersiniz. Bazıları ise yalnızca eserleriyle değil, yaşayışlarıyla da insanın ruhuna dokunur. Çok az insana nasip olur böyle bir yakınlık…

Ben o bahtiyarlardan biriyim.

Hayatımın en zor dönemlerinde yolum, Türk düşünce ve edebiyatının müstesna simalarından Sezai Karakoç ile kesişti. Onun eserlerinden önce edebini, sükûtunu, vakarını ve hayatını tanıdım. Zamanla fark ettim ki ben sadece büyük bir şairi değil, bir medeniyet tasavvurunu, bir ahlak mektebini ve gerçek anlamda bir “Diriliş” insanını tanımışım.

Üstadın sohbetlerinde bazı isimler vardı ki onları her anışında gözlerinin içi gülerdi. Bunların başında Sivaslı kuyumcu Zeki Kılıç Bey ile kitapçı Ahmet Kaleli Bey gelirdi.

Bir gün yine bana dönüp:

“Tanıyor musun onları?” diye sordu.

“Hayır üstadım.” dedim.

Sonra Diriliş dergisinin en zor yıllarını anlatmaya başladı.

Dergiler Türkiye’nin dört bir yanına gönderiliyor; fakat çoğu yerden ne bir haber geliyor ne de bir ödeme… Buna rağmen Sivas’a ulaşan her sayı, Zeki Kılıç Bey ile Ahmet Kaleli Bey tarafından vakit geçirilmeden ödeniyormuş.

Üstad bunu anlatırken yüzündeki huzuru görmek mümkündü.

Ben ise içimden, “Demek ki benim memleketimde böyle vefalı insanlar yaşamış.” diyordum.

Gerçekten de bazı insanlar vardır; sanki Kevser Irmağı’nın berraklığında yıkanmış da öyle gönderilmişler bu dünyaya. Ben o güzel insanlardan en azından birkaçını tanıyabilmiş olmayı Rabbimin büyük bir lütfu sayıyorum.

Diriliş Yayınları’nın Fındıkzade’deki yeni yerine taşındığımız günlerden biriydi.

O gün mutfakta güveç hazırlıyordum. Yemek yaparken tencerenin başından ayrılmayı sevmem. Çünkü inanırım ki emek ve muhabbet, yemeğin de bereketidir.

Yemek piştiğinde üstadın odasına geçtim. İçeride tanımadığım üç misafir vardı.

Üstad yine aynı soruyu sordu:

“Tanıyor musun bunları?”

“Hayır üstadım.”

İnce bir tebessümle:

“İşte bunlar sana bahsettiğim Zeki Kılıç, Ahmet Kaleli ve Muhsin Kaya.” dedi.

Sohbet öylesine derin, öylesine bereketliydi ki yemeğin hazır olduğunu söylemeyi bile unutmuştum.

Bir süre sonra üstad bana dönerek:

“Yemek ne zaman hazır olur?” diye sordu.

Mahcup bir tebessümle:

“Hazır üstadım.” diyebildim.

Soframızı kurduk.

Aynı ekmeği paylaştık.

Aynı duaya “âmin” dedik.

İşte benim Zeki Kılıç Bey, Ahmet Kaleli Bey ve Muhsin Kaya Bey ile dostluğum da o mütevazı Diriliş sofrasında başladı.

Yıllar geçti…

Fakat hafızamdan hiç silinmeyen bir cümle vardır.

Üstad bir gün içini çekerek şöyle demişti:

“Şu Sivas gibi beş şehir daha olsaydı Diriliş’i yaşatırdık. Dergiyi gönderdiğimiz birçok yerden ödeme gelmiyor. Dayanacak gücümüz kalmadı.”

Bu söz yalnızca bir derginin maddî sıkıntısını anlatmıyordu.

Aslında fikir adamlarının nasıl yalnız bırakıldığını, düşüncenin nasıl sahipsiz kaldığını anlatıyordu.

Bugün yüzlerce dergi çıkıyor, binlerce kitap basılıyor. Fakat asıl eksikliğimiz matbaa değil; vefadır.

Bir medeniyet önce vefasını kaybeder, sonra hafızasını…

Hâlbuki kitapları ayakta tutan mürekkep değildir; onları sahiplenen vicdanlardır.

Dergileri yaşatan kâğıt değildir; emanete sadakat gösteren insanlardır.

Üstadım Sezai Karakoç’tan bana kalan en büyük miras da işte budur:

İnsan, fikirleri kadar değil; vefası kadar büyüktür.

Allah ömür verirse, Diriliş günlerinde yaşadığım ve bizzat şahit olduğum daha nice hatırayı vakti geldikçe Bizim Sivas Gazetesi’ndeki köşemde paylaşmaya devam edeceğim.

Çünkü hatıralar sadece geçmişi anlatmak için değil, geleceğe istikamet vermek için yazılır.

Yazımı, büyük mütefekkir Ömer Ferit Kam’ın bugün de vicdanları sarsan şu mısralarıyla bitirmek istiyorum:

Sağlığında nice ehl-i hünerin
Bir tutam tuz koymazlar aşına.
Önce öldürürler açlıktan,
Sonra türbeler dikerler başına.

Ne olur, kıymetlerimizi onlar aramızdayken anlayalım.

Vefa, mezar taşına yazılan birkaç cümle değildir.